Göçmen Meselesine İnsancıl ve Gerçekçi Bakış Nasıl Olmalı?

Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriye kökenli göçmenlere yönelik ırkçı saldırılar, gündemi zaten uzun süredir meşgul eden göçmenler meselesinde korkutucu bir eşiğin aşıldığını herkese gösterdi. Yazımda bu saldırının ve genel olarak yükselen göçmen karşıtlığının siyasi ve ahlaki sorumluluğundan ve meselenin temel hak ve özgürlükleri gözeten, gerçekçi bir çözüme kavuşma olasılığından bahsetmek istiyorum. Herkesin eleştirecek bir merci veya sorunu anında çözecek aktörler aradığının farkındayım, ama spesifik olarak Türkiye’yi ya da küresel düzeyde göç/iltica konusunu çalışan herkesten öğrendiğim bir şey varsa, o da bu denli katmanlı bir sorunu çözmenin son derece zor olduğu. Yine de olasılıkları gözden geçirmek, gerçekçilikle temel insan hakları ilkelerini harmanlayan bir çözüm üretmek için çabalamalıyız.

Öncelikle sorumluluk konusunda net olalım: Altındağ saldırısının sorumluluğu, en başta saldırıyı gerçekleştiren bireylere ve bu bireylerin örgütlenmesini sağlayan oluşumlara aittir. Görüntüler, saldırganların milliyetçi ve İslamcı sloganlar kullandığını gösteriyor. Düzgün işleyen bir hukuk devletinde, cinayete teşebbüsten kundaklamaya, yağmacılıktan özel mülke zarar vermeye uzanan geniş bir yelpazede suçlara karışan birey ve örgütlerin hukuk yoluyla cezalandırılması, hatta söz konusu eylemlerin nefret suçu işleme amacıyla gerçekleştirildiği tespit edildiğinde cezaların arttırılması gerekir. Ancak tahminim o ki, hem saldırganların iktidar ideolojisine göz kırpması hem de örgütlü nefret suçunun Türkiye’de genel olarak cezasız kalması dolayısıyla, (o da olursa) birkaç fail dışında ciddi cezalandırılan pek kimse olmayacak. Bu can sıkıcı öngörüden siyasi sorumluluğun tespitine geçeyim: böyle bir saldırıyı devletin engellememesinin veya engelleyememesinin siyasi sorumluluğunu, kolluk kuvvetlerini yöneten yürütme erki almak zorundadır. Elbette ki göçmen karşıtlığının muhalefet saflarındaki karşılığını da konuşmak zorundayız, ama cezai ve siyasi sorumlulukla ilgili net olmak, devleti şu anda yönetenlerin ihmal veya kastını ortaya çıkarmak, cezai veya siyasi sorumluluğa muhalif seçmeni veya siyasetçileri katarak işi sulandırmamak gerek.

Bu tarz şiddet eylemlerinin ertesinde toplumun genel sorumluluğu da tartışılmalıdır. Siyasi içerikli suçları bireyler ve örgütler işlese de bu suçları olanaklı kılan, hatta teşvik eden atmosferden de söz etmeli. Devletin kolluk güçlerinin doğrudan katıldığı şiddet eylemlerini bir kenara bıraktığımızda dahi Adana katliamından 6-7 Eylül pogromuna, Maraş katliamından Sivas katliamına, Hrant Dink cinayetinden Altındağ’a uzanan acı bir katliamlar tarihimiz var. Etnik, dinsel ve mezhepsel azınlıkların hedef alındığı çok sayıda pogrom ve katliamın yaşandığı Türkiye’de süreçler, şaşırtıcı ölçüde benzer dinamiklerle işlemiştir: toplumun bir kesimi, hatta zaman zaman çoğunluğu, birtakım azınlıkların ülkeye zarar verdiği, azınlıklar yoluyla ülkenin hakim kimliğine yönelik uluslararası bir komplo kurulduğu iddiasına inan(dırıl)mış, bu iddiaları dile getirerek şiddet çağrısı yapanlar siyasette ve medyada kendilerine rahatlıkla yer bulmuş, en nihayetinde birileri bu çağrılara karşılık verdiklerinde cezalandırılmayacaklarını, hatta yağma veya devlet büyüklerinin gözüne girme yollarıyla kendilerine menfaat dahi sağlayabileceklerini düşündükleri için silahsız sivillere gözlerini kırpmadan saldırmışlardır. Geçmiş şiddet süreçleriyle yüzleşmeme eğilimi bir sonraki felaketin adeta habercisi olmuştur.

Daha da fenası şu: dezenformasyonu sosyal medya üzerinden yaymanın kolaylığı, şiddetten menfaat sağlayan aktörlerin sayısını ve çeşitliliğini yakın dönemde olağanüstü arttırdı. Sadece Temmuz 2021 ayında yaşananları hatırlayalım: göçmenlere ilişkin söylemleri fazla liberal bulunan başta Ruşen Çakır olmak üzere birkaç aydın, Batı’dan fon almak suçlamasıyla (!) önce muhalif, solcu ve anti-emperyalist olduğunu iddia eden birtakım yayın kuruluşları ve Twitter hesapları, daha sonra iktidara yakın gruplar tarafından açıkça hedef gösterildi. Böylece göçmenlere düşmanca bakmayan söylemler sansüre ve otosansüre zorlandı. Bu esnada, alışılagelmiş milliyetçi hesapların yanı sıra, başta CHP olmak üzere herhangi bir muhalif parti veya sivil toplum kuruluşuyla organik ilişkisi olmayan, ancak profilinde Atatürk simgesi, adında ‘sol’ geçen bazı haber siteleri ve Twitter hesapları, Suriyeli ve Afgan mültecilerin işlediği iddia edilen suçlarla ilgili birtakım haberler yaymaya, iddiaları yalanlandığında dahi yaptıkları dezenformasyonu tekzip etmemeye devam ettiler. Yine benzer hesaplar, ortada hiçbir delil yokken Ege bölgesindeki orman yangınlarının suçunu PKK ve/veya Suriyeli mültecilere attılar. Komplo teorilerine yatkınlığın parti ve ideolojileri aştığı bu ortamda, söz konusu yalanlar sadece muhalefetin bir kanadında değil, iktidara yakın veya kararsız seçmende de karşılık buldu. Çok daha vahim olanı, bu iddiaları zaman zaman Erdoğan ve bakanlar da dile getirerek günü kurtarmak adına dezenformasyona resmiyet sağladılar. Muhalefet kanadında (başta Kılıçdaroğlu ve Akşener olmak üzere) üst düzey yöneticiler ve özellikle yangından etkilenen ilçelerin belediye başkanları genel olarak sağduyulu davransalar da, krizi fırsata çevirmek isteyen bazı siyasetçiler, dezenformasyonu olağanüstü bir sorumsuzlukla yaymayı ya da göçmenleri kendilerince cezalandırmayı tercih ettiler. Bu atmosferin içinde Konya’da Dedeoğlu ailesi Kürt oldukları için katledilirken, Ege’nin yangından etkilenen bazı yörelerinde işi kimlik kontrolü yapmaya kadar vardıran silahlı gruplar türedi; bu tehlikeli kışkırtmalar, Altındağ olaylarıyla daha da korkutucu bir yöne doğru evrilmeye başladı. Tarihimizdeki acı deneyimlerle yüzleşmemenin yarattığı cezasızlık ortamı bugünün yönetim krizi ve sosyal medya dezenformasyonuyla birleştiğinde daha büyük felaketlerin eşiğinde olduğumuz söylenebilir.

Peki göçmen meselesini daha acı deneyimler yaşamadan ve yaşatmadan çözemez miyiz? Öncelikle, toplumda ağırlıklı olarak tartışılan ırkçılık konusuna değinmekte yarar var: devletin sınır güvenliği sağlamasını ve göçü durdurmasını, seçici bir göçmen alım politikası belirlemesini, göçmenlerin tamamının Türkiye’de kalmamasını istemek ırkçılık değildir tabii ki. Ancak şurası bir gerçek ki, ırkçı olmadığını söyleyenler de dahil olmak üzere konuya ilişkin görüş belirtenlerin çoğu ırkçı dil kullanmaktan çekinmiyorlar. Ortalık, bir-iki anekdota dayanarak göçmenlerin suça daha yatkın olduğunu iddia edenlerden, hiçbir delile dayanmadan göçmenleri kolektif olarak terör örgütleriyle ilişkilendirenlerden, bu insanların topluca Türkiye halkından daha geri ve gerici olduğunu öne sürenlerden, kadına yönelik şiddetten göçmenleri sorumlu tutmak isteyenlerden geçilmiyor. Bu söylemleri tek bir ideolojiye atfetmek de yanlış. Sağ muhafazakâr seçmenin göçmen politikalarına ne denli tepkili olduğunun anlaşılması, Erdoğan’ın Suriye politikası dolayısıyla iktidar yanlılarının göçmenlere sıcak baktığı yanılgısını ortadan kaldırdı. Kılıçdaroğlu ve Akşener olmak üzere muhalif liderler, tepkilerin varabileceği noktadan korktukları için söylemlerini yumuşatsalar da kendini sağcı, solcu, milliyetçi, anti-emperyalist, feminist, Atatürkçü, vs. olarak tanımlayan birçok muhalif, ırkçı söylemleri kendi perspektiflerinden üretebiliyor. Bu anlamda hepimizin ırkçılık konusunu ciddiye alması, ırkçılığı körükleyen paylaşımların yaygınlaşmasını engellemesi, açıkça ırkçılık yapanlara paye vermemesi ve son derece hassas bir konuyu, milyonlarca insanın kolektif olarak kötü ve zararlı olduğu varsayımından hareket etmeden tartışması gerekiyor.

İğneyi kendimize batırdıktan sonra, konuyu daha geniş bir perspektiften ele almakta yarar var: hiçbir topluluk, nüfusunun önemli bir yüzdesine denk gelen yabancı bir topluluğu birkaç yıl içinde sorunsuz bir şekilde entegre edemez. Bugün çokkültürlülükle övünen Batı Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri dahi, ekonomik ve siyasi göçü son derece kontrollü ve seçici bir şekilde yürütmeye, özellikle istihdam politikalarını önceleyerek ‘işlerine gelen’ göçmeni ülkeye kabul etmeye çalışıyorlar. Türkiye halkı, başta her türlü demokratik siyaset yolunu kapatmış olan ve kendi halkını katletmekten çekinmeyen Suriye rejiminin ve bu rejimi ayakta tutmak veya yıkmak isteyen devletlerin iç savaşı körüklemesi, bu devletlerden biri olan Türkiye’deki AKP yönetiminin işbilmezliği ve yersiz ihtirasları, ve Avrupa’nın kötü niyet ve ikiyüzlülükle savaştan kaçan halkları kaderine terk etmesiyle bir anda milyonlarca göçmeni kabul etmek zorunda kaldı. Suriye ve Afganistan’daki savaşlar nedeniyle yurtlarından edilen insanların çoğu Türkiye, Ürdün, Lübnan, İran ve Pakistan gibi komşu veya yakın ülkelerde yaşarken zengin ülkeler hem bu insanların dertlerine hem de evsahibi ülkelerin yardım çağrılarına (rüşvet niyetine para dağıtmak dışında) kulak tıkıyor. Resmen mülteci statüsüne başvuran kişileri koruma yükümlülüğündeki Birleşmiş Milletler sistemi ise, 1990’lardan itibaren olağanüstü artan yükü karşılamakta, en basitinden mülteci kamplarında kalanların can güvenliğini sağlamakta dahi zorlandığı için çoğu göçmen tarafından tercih edilmiyor. Sonuç itibariyle, ortada sürdürülemez bir küresel gerçeklik, bu durumun birinci dereceden mağduru göçmenler ve bu yükü kaldırmakta zorlanan, bu anlamda dolaylı olarak mağdur olan evsahibi halklar var.

Peki Türkiye ne yapabilir? Öncelikle ‘ne yapamaz’la başlayalım: göçmen karşıtlığından kendine siyasi kariyer devşirenlerin sorumsuzca vaat ettikleri şeyi yapamaz, yani kimseye danışmadan tüm göçmenleri geldikleri ülkeye veya Avrupa’ya yollayamaz. Böyle bir adım, minimum düzeyde sözü geçen ülkelerle ikili anlaşmalar yapmayı gerektirir. Dahası, göçmenleri geldikleri ülkeye yollamak isteyen bir devletin, uluslararası hukukta yeri olan geri göndermeme [Fr. non-refoulement] ilkesi uyarınca, söz konusu göçmenleri rızasını alması ya da geldikleri ülkedeki şiddet ve siyasi baskı ortamının ortadan kalktığını ispatlaması gerekir – ki Suriye’de Esad rejiminin tahakkümü, Afganistan’da ise Taliban’ın durdurulamayan ilerleyişi göz önüne alındığında bunu iddia etmek oldukça zor olacaktır. Tabii uluslararası hukuku ve her türlü insancıl ilkeyi hiçe sayarak Suriyelileri ülkelerine, Afgan göçmenleri ise İran’a zorla yollamak teoride mümkün; ancak bunun yaratabileceği insanlık trajedisinin ve diplomatik krizlerin siyasi sorumluluğunu en azılı göçmen karşıtlarının dahi almak istemeyeceğini düşünüyorum.

Daha gerçekçi bir çözüm, üç aşamalı bir siyaset yürütmekten geçiyor: (1) ülkelerine kendi rızalarıyla dönmek isteyenleri, ikili anlaşmalar ve Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin arabuluculuğuyla göndermek; (2) başta Avrupa Birliği olmak üzere gelişmiş coğrafyalardaki ülkelerle müzakereler yoluyla bazı göçmenlerin üçüncü ülkelere yerleşmesini sağlamak; (3) Türkiye’de kalan göçmenlere, entegrasyon politikaları eşliğinde oturma izni ve vatandaşlık yolunu açmak. Açıkçası, birinci seçeneğin çok az kişiye cazip geleceğini tahmin ediyorum. Türkiye’ye giriş yapan birçok kişinin aslında başka bir ülkeye yerleşmek istediği göz önüne alındığında ikinci seçeneğin mümkün olduğunu, ancak bunun, Türkiye’nin Lozan’dan beri girişeceği en çetin diplomatik pazarlıklarla – başka bir deyişle AKP sonrası, liyakati önemseyen ve diplomasiden anlayan bir hükümetle – başarılabileceğini düşünüyorum. Üçüncü seçeneğin, göçmenlerin bir an önce gitmesini isteyenlerce fazla liberal, fazla Batı özentisi bulunacağını tahmin ediyorum, ancak argümanım sadece insancıl veya çokkültürcü bir liberalizmden kaynaklanmıyor; kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın, göçmenlerin önemli bir kısmının Türkiye’de kalıcı olduğunu, geçmişte başka ülkelerdeki benzer deneyimler ışığında öngörüyorum ve entegrasyon politikasının, ‘kulaklarından tutup atarız’ tarzı kitleleri coşturan ama gerçeklikten kopuk söylemlerden çok daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

Velhasıl-ı kelam, dış göç gibi karmaşık bir meselenin kolay bir çözümü yok, ama umudu yitirmemeli. Kendi yurttaşına güvenlik, adalet ve huzur sunmayan bir devletin milyonlarca göçmene, üstelik hal-i hazırda yurttaş olanların hakkını yemeden iyi bir yaşam sunabileceği düşüncesi boş hayal gibi geliyor olabilir. Ancak günün birinde yeni bir Türkiye kurulacaksa, göçmenler bu denklemin önemli bir öğesi olacak. Konuya ister kozmopolit, insancıl bir perspektiften ister gerçekçi bir ulus-devletçilik penceresinden bakılsın, ortak ilkelerde buluşulabilir: ırkçılığa, dezenformasyona ve hamasete asla fırsat vermeyen, göçmen meselesinde küresel sorumluluğu vurgulayarak diplomatik yolları zorlayan, bunu yaparken de ülkede kalması muhtemel göçmenlere potansiyel yurttaş gözüyle bakan bir Türkiye, insancıl ve gerçekçi bir çözüm üretebilir.

Devletin mafyalaşması, mafyanın devletleşmesi

Her gün bir yenisi açılan televizyon kanallarından oturma odalarımıza sızan suç haberleri içinde 1990’larda çocuk olanların hafızasından kazınmayacak bir tanesi, Uğur Kılıç’ın, eşi Alaattin Çakıcı’nın azmettirmesiyle Uludağ’da öldürülmesiydi. O dönemde karşılıklı tehditleşmelerin, mekân basmaların, araştırmacı gazetecileri yıldırmaya ve susturmaya yönelik şiddetin ardı arkası kesilmezdi. Olan biteni sadece para ve mıntıka hakimiyeti peşinde koşan suç örgütlerinin kapışmasından ibaret sananları uyandıransa, bir emniyet müdürü, korucu aşireti önderi bir milletvekili ve devlet adına şiddet eylemlerine karıştığı iddia edilen bir mafya tetikçisinin karmaşık ilişkilerini ortaya döken Susurluk kazası oldu. O dönemde ‘derin devlet’ olarak adlandırılan ilişki ağlarının emniyetten istihbarata uzanan bir devlet-mafya işbirliğini içerdiğini ilk defa net bir şekilde gözlemleyen kitleler ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ eylemleri düzenlemeye başladı. Ancak dönemin temel siyasal çatışmasının laiklik/İslamcılık üzerinden tanımlanması, bu mafyatik ilişkilerde önemli rol oynayan Doğru Yol Partisi’nin Refah Partisi ile kurduğu koalisyondan ötürü Genelkurmay’la bozuşması, Necmettin Erbakan ve ekibinin ilk başta devlet-mafya ilişkilerini hedef alan kitlesel eylemleri kendi iktidarına bir tehdit olarak yorumlaması ve en nihayetinde 28 Şubat kararları ve Refahyol hükümetinin asker baskısıyla düşürülmesi, bu ilişkilere yönelik toplumsal tepkiyi mecrasından çıkardı. Eski Refah Partili kadroların kurduğu ve bu anlatılanlardan beş yıl sonra tek başına iktidara yürüyen Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarını sağlamlaştırdığı ilk on yılda mafyayı bitirdiğini gururla ilan edecekti. Eski ‘baba’ların esamisinin okunmadığı, 1990’ların karanlık isimlerinin köşeye çekildiği, hatta birkaçının hapis cezalarına çarptırıldığı 2000’li yıllar boyunca muhtemelen buna inanan da çok oldu.

Peki ne oldu da ulusal gündem, kendisi de mafya lideri olan Sedat Peker’in ifşaatı sonucunda eski ve yeni mafya kişiliklerinin resmi geçidine dönüştü? Elbette ki konu hakkında bilinmeyenler, bilinenleri kat kat aşıyor; anaakım medya ve yargının araştırma, soruşturma ve kovuşturma işlevlerini yerine getirmediği koşullarda ortalama vatandaşın bilgiye erişimi, ancak mafya içi bozuşmalar sayesinde olabiliyor. Olup biten hakkındaki görüşlerimizin bir suç örgütü liderine ne ölçüde inandığımıza bağlı olması bile başlı başına utanç verici. Ancak şu çok açık: Recep Tayyip Erdoğan’ın önderlik ettiği AK Parti / MHP ittifakının yönettiği ekonomik rant dağıtım ağı içindeki birtakım hesaplaşmalar mafya eliyle yürütülürken mafya rantını dağıtma ve mafya içi hesaplaşmaları düzenleme işini de bu siyasal ittifak üstlenmiş. Bir başka deyişle, bir kez daha mafya devletleşirken devlet de mafyalaşmış.

Net bir şekilde bilinen bir başka gerçek ise, artık herhangi bir siyasi projesi, ideolojisi, davası kalmadığı için rıza üretmekte zorlanan rejimin, daralan bir ekonomik ve siyasi rantı giderek hukuksuz bir şekilde dağıtarak dağılmayı önlemeye çalışması, elde kalan rantın tüm yiyicileri bir arada tutmaya yetmemesi ve bu yüzden kuralsızlığın, ayak oyunlarının ve şiddetin giderek yaygınlaşması. Erdoğan ve etrafındaki küçük bir zümre, 2007’de başlayan ve 2011’den sonra hızlanan bir süreçte bir yandan liberaller ve Gülen cemaati ile yapılmış ittifakları bozarken öte yandan AK Parti içinde rekabete yol açabilecek kişi ve örgütleri tasfiye etti. 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarın kaybedilmesi ve hemen akabinde çatışmasızlık sürecinin sona ermesi ise Erdoğan’ı önce ideolojik planda aşırı milliyetçi siyaset üzerinden iktidarı sağlamlaştırma tercihine iterken 2017’den itibaren MHP, Erdoğan’ın önce adı konmamış, daha sonra ise resmi müttefiği oldu. Üstelik, sınırlı oyuna rağmen ülkenin bir bakıma en etkili partisine dönüşen MHP tüm bu destek karşılığında tek bir bakanlık dahi istemezken, giderek silikleşen bakanlar kurulu içinde sivrilen bir kişilik, aşırı milliyetçi söylemlerle yıldızlaşan Doğru Yol Partisi kökenli İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu.

Elbette ki rejim içinde neler döndüğünü tam olarak bilemiyoruz. Son 2-3 yılın medyaya sızan özeti, adına Pelikancılar denen ve Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a yakın olduğu iddia edilen bir ekibin başta Soylu olmak üzere hem kısa vadede kendilerine hem de uzun vadede Erdoğan’a tehdit oluşturduğu düşünülen bir başka klikle derin anlaşmazlıklar yaşadığı, MHP’nin Soylu’ya son derece olumlu baktığı, hatta salgın dönemindeki ilk kapanmanın yönetilememesinin hemen ardından Soylu istifa edince, bu istifanın Erdoğan tarafından şaşırtıcı şekilde kabul edilmediği, tüm bunlar olurken de MHP lideri Bahçeli’nin Alaattin Çakıcı’yı (yine nedenleri anlaşılamayan bir şekilde) hapisten çıkarmak için yoğun çaba sarf ettiği yolundaydı. Sedat Peker videolarında ifşa edilen ilişkiler bu anlatılanları doğrular nitelikte olsa da iktidar içi anlaşma ve anlaşmazlıkların daha önce medyada yer edenlerden çok daha karmaşık bir niteliği olduğunu ve yasadışılığın çok daha yaygınlaştığını gösteriyor. Tüm suçlamaların bir şekilde Soylu’ya çıkması ise kendisinin iktidarı bir arada tutan ittifaklar içindeki rolünü sorgulatıyor.

1970’lerden itibaren örgütlü suç denilince akla hep aynı siyaset tarzının gelmesi ise şaşırtıcı değil. Silah ve uyuşturucu kaçakçılığının, kâr getiren arsalara el koymanın, çek-senet tahsilatının ve bunlara benzer her türlü kanunsuzluğun önce komünizm, sonra ise ASALA ve PKK ile mücadele söylemi üzerinden gözlerden kaçırılmış olması, mafya tetikçilerinin başları ne zaman sıkışsa ‘devlet için silah sıkma’ hikayesine sarılması, adı çetecilikle özdeşleşmiş kişi ve kliklerin solcu aydınlara yönelik suikast, sivil Kürtlere yönelik zorla kaybetme gibi suçların da faili olması tesadüf değil. Milliyetçi ideoloji ve başta ülkü ocakları olmak üzere milliyetçi oluşumlar örgütlü suç için hem bir kılıf, hem personel temin aracı, hem de devletin istihbarat kurumlarıyla ilişkileri sağlamlaştırmanın yöntemi olurken bu ilişkileri sorgulayanlar ise sistemli bir şekilde terörist ve vatan haini ilan edildi. Arka planda neler döndüğünü bilmesek de anlıyoruz ki, Erdoğan’ın aşırı milliyetçiliğe dümen kırdığı 2015’ten sonra eski mafya, yeni koşullar içinde hayata dönme fırsatı yakaladı. Sonuçta, aradan geçen on yıllar içinde dünyada ve ülkede akla gelebilecek her şey değişirken biz, hâlâ Sedat Peker, Alaattin Çakıcı ve Mehmet Ağar konuştuğumuz karanlık dönemden çıkamadık. 

            Birkaç hafta önce ‘Yüzleşemediğimiz Geçmiş’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Devlet-mafya birlikteliği, yakın ve uzak geçmişle yüzleşmeyi reddeden bir toplumun hukuksuzluğu içselleştirmesinin doğal bir sonucu aslında. Öldürülmeden önce Uğur Mumcu’nun peşine düştüğü, daha sonra Susurluk kazasıyla ortalığa saçılan devlet-mafya birlikteliğiyle yüzleşmek, sadece birkaç mafya liderini göz önünden kaldırmaktan ibaret olmamalı, ülkenin temel sorunlarını milli güvenlik siyaseti üzerinden ele alan anlayışın her defasında mafyalaşmaya yol açtığını, yöneticilerin ‘pis iş’ olarak görerek paramiliter oluşumlara devrettiği suikast, katliam, zorla kaybetme suçlarının karanlık aktörleri devreye soktuğunu kabullenme sonucunu doğurmalıydı. Bu, ne 28 Şubat ertesinde ne de AK Parti iktidarında yapıldı. 2000’li yıllar boyunca mafya katillerini tüm haylazlıklarına rağmen vatanseverliğiyle takdiri hak eden kişiler olarak gösteren diziler izlenme rekorları kırarken devleti yönetenler ise, belli ki mafyayı ortadan kaldırmak yerine ihtiyaca göre yeniden şekillendirme yolunu seçmiş. Sevenlerinin devletin başındaki Erdoğan’a (ilk anlamıyla değil mafya argosundan esinlenerek) ‘reis’ diye hitap ettiği düşünülürse mafya sadece sokaklarda değil, kültürel düzeyde de hegemonyasını kurmuş. 

            Bilgilendirici olduğu kadar Natuk Baykan imzalı Kemal Sunal filmlerini aratmayan bir mafya komedisi hissi de uyandırdığı için izlenme rekorları kıran Peker videoları belli ki bir süre daha izlenecek. Peki ya sonra? Soylu’nun istifası, Erdoğan rejiminin dağılma sürecinin hızlanması gibi beklentiler oldukça yaygın. Ancak bu söylenenler olsa dahi mafya ortadan kalkacak mı? Bir sonraki iktidar kim olursa olsun ilk olarak, vatan-millet hamaseti yapınca akan suların durduğu, şiddet içermeyen eylemlerin terör suçu kapsamında ele alındığı, devletin siyasal sorunlara sadece terörle mücadele repertuarı üzerinden yaklaştığı şiddet ve korku ortamını yıkmalı. ‘Bir konuşursam ortalık yıkılır’ klişelerine düşmeden, herkes bildiğini sadece toplum değil yargı önünde anlatmalı. Muhalefetteki sağ parti liderlerinden birinin 1990’larda içişleri bakanlığı yapmış olduğu, diğerinin ise başbakanlığı esnasında yaşanan 7 Haziran – 1 Kasım 2015 dönemi hakkında sürekli imalı göndermelerle konuştuğu düşünülürse, devlet-mafya ilişkileriyle hakkını vererek yüzleşmek Erdoğan sonrası hükümetler için de karın ağrısı olacak. Ancak temel haklar ve demokratikleşme alanlarında 20-30 yıl daha yerimizde saymak hatta gerilemek istemiyorsak devlet içindeki kişi ve kurumların örgütlü suçla ilişkisini tüm tarihiyle ortaya dökmek, sorumluları ucu nereye dokunursa dokunsun cezalandırmak ve devlet kurumlarını böylesi bir mafyalaşmanın bir daha hayal dahi edilemeyeceği ölçüde şeffaflaştırmak, kaçınılmaz bir sorumluluk.

Hariçten Gazel…

Bu yazımda yurtdışında yaşarken Türkiye hakkında sosyal ve siyasi analiz yapmanın etik sorumluluğuna değinmek istiyorum. Buradaki amacım siyasal analizi etik bir pratik olarak ele almak; başka bir şekilde anlatmak gerekirse, nefret suçu ve şiddete tahrik içermediği sürece ifade özgürlüğüne devletin müdahale etmemesi gerektiğine, ancak bundan bağımsız olarak özeleştirel bir yaklaşım benimsemenin ilerici siyaset için temel bir ilke olduğuna inanıyorum.

Yurtdışında yaşıyor olmak, benim ve sosyal çevremin önemli bir kısmının temel deneyimi olduğu için bu konu benim için oldukça kişisel. Benim tanıdığım ve bildiğim kitle, kendini Erdoğan rejimine muhalif olarak konumlandıranlardan oluşuyor, dolayısıyla bu yazı da aslında onlara ilişkin. Yurtdışında yazan-çizen insanlara yönelik iki farklı uçtan tepkiler gelebiliyor: bazıları yurtdışındakileri başka ülkede düzen kurabildiğine göre otomatik olarak görmüş geçirmiş, entelektüel birikimi yüksek, dünyaya karşılaştırmalı bir perspektiften bakabilen, memleketini aşmış, bu yüzden de sözünü dinletmesi gereken kişiler olarak görürken, daha büyük çoğunluk ise, bırakıp gittiği ülke ve insanları hakkında sınırlı bilgisiyle konuşan, yani hariçten gazel okuduğu varsayılan bizlerden pek hazzetmiyor. Yurtdışından konuşmanın etiğini sorgularken bu tarz genellemelerden uzak durmak, ancak yine de dışarıdakilerin sorumluluğunu tartışmaya açmak gerek.

Yurtdışına çıkış nedenleri ve yurtdışındaki deneyimler, kişileri geride bırakılan ülkeye yönelik çok farklı yaklaşımlara itebiliyor. Kimi daha müreffeh bir yaşam, yeni bir iş, yeni fırsatlar istediği için göçerken bazısı için ülkeden çıkmak Barış Akademisyenleri örneğinde olduğu gibi bir ölüm-kalım veya insanca yaşama olanağının ortadan kaldırıldığı koşullardan uzaklaşma meselesi olabiliyor. Yeni ülkesinde düzen kuranlar olduğu gibi yaşamının önemli bir kısmını iş ve vize başvurularına vakfetmek zorunda kalan, başka yerde kök salmakta zorlanan insanlar da var. Daha dün gelenlerle birkaç kuşaktır yurtdışında yaşayanlar, memleketle bağı folklorik düzeyin ötesine geçmeyenlerle ailesi, sevdikleri, işi dolayısıyla doğduğu coğrafyadan kopmayanlar, göçme kararını yaşamında ve kariyerinde büyük bir sıçrama olarak yorumlayanlarla yeni ülkesinde sınıf ve statü düşüşü tecrübe etme kaygısı içinde yaşayanlar gibi çok sayıda parametre, yurtdışında yaşayanları ayrıştırıyor. Kişisel gözlemim, çoğu insanın ‘hem burada hem orada’ yaşamlar sürdüğü, yeni ülkesine uyum sağlarken bir yandan da memleketle bağlarını canlı tuttuğu, çoklu kimlikleri benimsediği yönünde (bu arada ‘memleket’ kavramından kastımın ulus-devletle sınırlı olmadığını, geride bırakılan ülkenin devlet kurumlarından ve egemen kimlik projesinden ziyade insanı ve kültürüyle kurulan bağların da benim için bu kavramın içini doldurduğunu belirtmek istiyorum).

Şimdiye kadar anlattıklarım, aslında memlekette yaşayanların yurtdışındakilere bakışına yönelik bir genellememe talebi. Yurtdışından memlekete bakanlara ne demeli peki? İlk olarak, kişisel bir gözlem paylaşmak istiyorum: insanın o anda yaşamadığı yer hakkında fikir yürütmesi, o yer doğup büyüdüğü ülke dahi olsa birtakım genellemeleri, karmaşık ve çok yönlü dinamikleri tek bir boyuta indirgeme eğilimini beraberinde getiriyor. Memleketle bağlarını koparmadığını iddia edenler bile sınırlı kaynaklardan bilgi ediniyorlar (tabii bu durumun sadece göçmen deneyiminden ibaret olmadığını, ülke içinde yaşayanların da ülkedeki farklı coğrafyalar ve kitlelerle ilgili bilgisinin genellikle son derece sınırlı olduğunu söylemek gerek). Dahası, ülkede yaşayanların her gün, sadece yaşayarak edindiği gündelik deneyimlerin yurtdışında yaşanamaması, memleketle ilgili bilginin çoğu zaman siyasal ve kültürel çerçeveler üzerinden varılan genellemeleri aşamaması sonucunu doğuruyor. Özellikle siyasal gerilimin yüksek olduğu dönemlerde, gündelik hayatın akışkanlığını tecrübe etmeyen, sözgelimi eşi, dostu, komşusu, iş arkadaşı veya sokakta tanımadığı insanlarla siyaset dışı alışverişlere ve iletişim biçimlerine uzak kalan kişilerin geldiği ülkedeki tüm dinamikleri siyasal kutuplaşma üzerinden okumasına çok tanıklık ettim. Bu eğilime özeleştirel yaklaşmak ciddi bir zihinsel çaba gerektiriyor.

Bahsettiğim etik sorumluluğun, kulağa basit gelse de yaşama geçirilmesi son derece zor olan bir başka boyutu da, bir ülkede olup bitenlerden en çok etkilenecek olanların tabii ki orada yaşayanlar ve oraya dönmek zorunda kalabilecekler olduğunu her türlü eylem ve söylemin temeline koymak. Özellikle siyasal rejimin otoriter, yolsuz ve zalim olduğu ülkelerden kaçanlar için, bu ilkeyi yaşama geçirmek şu yüzden zor: bu tür rejimlerin devrilmesi neredeyse hiçbir zaman kolay ve barışçı olmuyor. Siyasal ve toplumsal değişimin halkın sokaklara dökülmesiyle, temel haklarını ne pahasına olursa olsun savunmasıyla ve zaman zaman masumların acı çekmesiyle, hatta ölmesiyle mümkün olabildiğini bilmekte yarar var, ancak bu, ülke içindekilerden bu fedakarlıkları beklemek sonucunu doğurmamalı. Halihazırda bu sözü geçenleri yapanlara destek vermekle onlardan beklenti içinde olmak arasında ince bir çizgi var; yurtdışında yaşayanlar, özellikle de yurtdışında temelli kalma opsiyonu olanlar, ne olursa olsun bu çizgiyi aşmamalı.

Son olarak, (kendimi dışarıda tutmadan) yurtdışında yaşayanlarda sıklıkla gözlemlediğim bir başka eğilim olan karamsarlıktan söz etmek istiyorum. Şu anda Türkiye’ye bakıp da karamsarlığa kapılmamak zor, dolayısıyla konu karamsarlığın mantıklı bir çıkarım olup olmadığı değil. Otoriter bir rejimi muhalefetin eylemliliğiyle, yani seçimle, yürüyüşle, isyanla, sivil itaatsizlikle devirmenin, böyle bir rejim devrilse bile geçmişin zorbalıklarını tam olarak geride bırakarak yeni bir toplum kurmanın zor olduğu, bir başka deyişle entelektüel sermayesini karamsarlığa yatıranın genelde kazanacağı da sır değil. Konu, başarısızlık olasılığını en az yurtdışında yaşayanlar kadar iyi bilen, buna rağmen savaşan ve bu uğurda huzurunu, özgürlüğünü ve canını ortaya koyanların emeğine, bilgi birikimine ve iradesine saygı duymak. Marifet “olmaz” demekte değil, oldurma iradesini ortaya koyanın bir adım önünde veya tam karşısında durmaya çalışmadan, kimseye gereksiz umut yüklemeden ve kimsenin umudunu çalmadan, eleştirel duruşu korurken eleştirinin teorik bilgi ve (tüm riskleriyle) eylem arasında bağ kurması gerektiğini, eylemsellikten ve eylem aktörlerinden kopuk bir eleştirinin sadece lafta kaldığını hatırlayarak düşünmek, yazmak, çizmek, konuşmak.

Sonuç olarak, yurtdışında yaşayanların çoğunluğu memlekete karmaşık bağlarla bağlı. Amaç ister Ege sahillerinde bir yaz tatili, ister temelli dönmek, ister sevdiklerini haksız tutuklanma korkusu olmadan bir kez olsun görebilmek, ister eşin dostun sürünmediği bir ülke düşlemek olsun, memleket düşünerek kaygılanmanın, kızmanın, üzülmenin, korkmanın, umutlanmanın, hayal kurmanın sonu gelmiyor. Hepimizin ülke siyasetine ilişkin dikkate değer görüşleri var elbette, ama bu görüşlerin birinci planda Türkiye içinde yaşayanların haklarını gözetmesi, kendi sınırlarını ve eksiklerini kabullenmesi ve en önemlisi “eğer yanlış düşünüyorsam bunun hesabını kim ödeyecek?” sorgulamasını yapması gerektiğini düşünüyorum.

Yüzleşemediğimiz Geçmiş

Ara verdiğim yazmaya uzun bir süre sonra dönmek gerçekten güzel bir his. Üzerine durmadan yazmak zorunda kalmanın üzüntü verdiği bir konuda, yani Ermeni soykırımıyla toplum olarak yüzleşmeyi reddetmemizle başlamak istemezdim, ama ABD başkanı Biden’ın 24 Nisan 2021 tarihli açıklaması bu konuyu bir kez daha gündeme ve bilinçlerimize taşıdı. Açıkçası bu konuya ilişkin söylenebilecek her şeyin defalarca dile getirildiğini düşünmekle beraber bazı gerçekleri hatırlamamız açısından bu konuya eğilmeyi değerli buluyorum.

İlk olarak, 1915-1918 arasında yaşanan toplu katliamların dünyanın geri kalanında bir tartışma konusu olmadığını hatırlamalı. Batılı siyasetçilerin soykırım sözcüğünü kullanmasına yönelik eleştiriler genelde tarihin siyasallaştırılmaması gerektiği düşüncesine dayandırılıyor, ancak başta konuyu çalışan tarihçilerin ezici çoğunluğu olmak üzere dünya kamuoyunda pek de fikir ayrılığı yok. Arjantin’den Kanada’ya, İspanya’dan Rusya’ya, Lübnan’dan Almanya’ya uzanan geniş bir coğrafi, sosyoekonomik ve jeopolitik yelpaze soykırımı zaten tanıyor. ABD gibi ülkelerde siyasetçilerin olan biteni soykırım sözcüğüyle anmaktan kaçınmalarının nedeni samimi olarak soykırım olmadığına inanmaları değil, stratejik müttefik olarak gördükleri Türkiye devletiyle diplomatik kriz yaşamak istememeleriydi. Biden’ın artık sözünü sakınmamasının nedeni, hem genel olarak Batılı ülkelerin hem de özel olarak Trump sonrası ABD yönetiminin Erdoğan Türkiye’sini asla üzülmemesi gereken bir müttefik değil, ilişkilerin tamamen gündelik tavizler ve restleşmeler üzerine kurulduğu bir rejim olarak görmesi.

Peki Biden’ın açıklamaları ne ölçüde bağlayıcı? Hayata sadece devletin resmi tezleri üzerinden bakan biri için gerçekten de kaygılanmayı gerektirecek bir şey yok. Biden’ın açıklamaları, elbette ki öncelikli olarak ABD’nin Ermeni diasporasını ve Demokrat Parti içinde insan haklarına duyarlı grupları memnun etmeye yönelikti; bir başka deyişle yaşananlardan yüz küsur yıl sonra tartışmanın hukuksal bir sonuç doğurma ihtimali yok denecek kadar az (burada bir parantez açmakta yarar var: Türkiye’de malum kesim, sorunun Ermenistan devletinin veya Ermeni diasporasının masaya oturmayı reddetmesinden ötürü çözülmediğini iddia etse de aslında Türkiye ve Ermenistan arasında bir uzlaşma komisyonu 2001 yılında kuruldu; bu komisyon, 1915-1918 arası yaşananların soykırım suçu teşkil edip etmediğine ilişkin Uluslararası Geçiş Dönemi Adaleti Merkezi’nin [International Center for Transitional Justice, ICTJ] uzman görüşüne başvurdu; ICTJ’nin görüşü, olayların soykırımın tüm öğelerini içerdiği ancak bu bulgunun doğrudan hukuksal sonuçlar doğurmayacağı yönünde olunca Türkiye tarafı komisyon etkinliklerine devam etmek istemedi).

O zaman sorun ne? Sorun, çocukluktan itibaren içselleştirdiğimiz devlet aklıyla düşünerek, jeopolitik strateji hesaplarıyla anlaşılacak bir şey değil. Sorun, çok değil 100-110 yıl öncesine kadar bizi biz yapan, ortak tarihimizdeki yeri yadsınamayacak topluluklardan birinin hiçbir hukuka (buna savaş hukuku da dahil) ve ahlaka sığmayacak bir şekilde yok edilmeye çalışılması, daha sonra on yıllar boyu yapılanın inkar edilmesi, faillerin ‘biz’ mağdurların ise ‘öteki’ olarak görülmesi, bu esnada etnik, dinsel veya mezhepsel azınlıkların mensubu olmak dışında hiçbir ‘kabahati’ olmayan insanların defalarca devlet ve paramiliter güçler tarafından hedef alınması, ve bugün dahi inkarcı söylemlerin altı biraz kazındığında ortaya çıkanın, “yaptık, yine yaparız” olması. Sorun, Ermeni mağdurları yok sayan inkarcılığın toplumun farklı kesimlerinde farklı dışavurumlarla karşılık bulması; Maraş’tan Dersim’e, 6-7 Eylül’den Sivas’a uzanan acı deneyimlerin sadece mevcut iktidar değil zaman zaman muhalefet aktörleri tarafından da yalan, inkar ve saptırmalarla geçiştirilmesi. Sorun, bir kez olsun insani bir duruşla ortaya çıkmamak, “acaba o dönemde ölenlerin torunları bunu okuyorken, duyuyorken, izliyorken ne hissediyordur?” diye düşünmemek. Sorun, kimi ve neyi savunduğu belli bile olmayan bir stratejik aklın, kendisi dışında oynayanı olmayan bir oyunu sürekli kaybettiğini görmezden gelmek.

Geçmişi geçmişte bırakmak en hayırlısı değil mi peki? Bu soruyu mağdurun tarafından bakarak yanıtladığımızda belki çoğu sorunumuzu çözmüş olacağız. Bundan ayrı olarak yüzleşmeye ilişkin geçerli birçok argüman öne sürülebilir, ama bu tartışmayı kısa kesmek adına belki de sadece tek bir ölçüt yeterli: Türkiye, geçmişteki kitlesel insan hakları ihlalleriyle yüzleşse şu andaki durumda olur muydu? Devletin en temel hak ve özgürlüklere saygı duymadığı, azınlıkların sürekli şiddet tehdidi altında yaşadığı, milli güvenlik söyleminin yaşamın her alanını ele geçirdiği, mesnetsiz terör suçlamalarının binlerce insanın hayatını mahvettiği ortam kendiliğinden oluşmadı. Geçmişle yüzleşmenin gereksiz bir lüksten, yüzleşmeyle şu andaki siyasi koşullar arasında bağ kurmanın spekülasyondan ibaret olduğunu iddia edenler elbette olacaktır, ama yine de bana öyle geliyor ki Ermenilere yönelik toplu katliamların inkar ve tehditlerle değil de ciddiyet, üzüntü ve empatiyle karşılandığı alternatif bir Türkiye, otoriter karanlığa bu denli boğulmamış olurdu.

Son olarak, Türkiye’yi geçmişle yüzleşmemekle suçlarken kendi geçmişiyle yüzleşmekte zorlanan aktörlerin eleştiri hakkını nereden bulduğu sorgulanabilir. Herkesin malumu olduğu üzere, bu konu ne zaman gündeme gelse ABD’li beyazların yerli halklara ve siyahlara, Avrupa devletlerinin sömürgeleştirdikleri halklara, ve başta Ermeni çeteleri olmak üzere Müslüman olmayan toplulukların yaşadığımız coğrafyada son iki yüz yılda Türk ve Müslüman azınlıklara yönelik katliamları karşı tez olarak öne sürülür. Sözü geçen bu devlet ve toplulukların geçmişle yüzleşmeyi genellikle sorunlu ve eksik yönettiği muhakkak doğru – sadece geçtiğimiz yıl dahi ABD’de siyahlara yönelik ırkçılığın boyutunu anlamamıza arttı da yetti. Ancak bu örnekler bile yüzleşme pratiklerinin neresinde durduğumuzu göstermesi açısından çok anlamlı: dünyada katliam veya soykırım geçmişini devlet düzeyinde kısmen veya tamamen reddeden, bu geçmişi kabullenmekle beraber mağdurlara yönelik adalet ve tazminat politikalarını hayata geçirmeyen, bu politikaları hayata geçirse dahi ayrımcı söylemleri ve pratikleri ortadan kaldırmak için dönüştürücü, devrimci bir siyaset anlayışı gütmeyen çok sayıda devlet ve toplum var elbette; ancak geçmişini on yıllar boyunca inkar eden, bu inkarı sürdürmek için milyonlarca doları dış temsilciklerine akıtan, geçmişle yüzleşmek isteyenleri ceza mahkemelerinde yargılayan, yüzleşmeyi savunan değerli bir gazetecisinin ülkenin en büyük şehrinde katledilmesine göz yuman ve bugün dahi “yaptık, yine yaparız” diyenleri baş tacı eden başka bir ülke sanırım yok. Artık Amerikan yerlilerini, Fransız zulmünden çok çekmiş Kuzey Afrika halklarını, Bulgaristan Türklerini, Çerkes halklarını araçsallaştırmaktan vazgeçmek, bu halkların acılarını da Ermenilerinkinden ayırmadan, samimi bir yüzleşme pratiği içinde anmak zorundayız.

Geçmişe bakışın neredeyse tamamen eğitim sistemi ve medya tarafından belirlendiği, alternatif bilgi kaynakları kısıtlı yurttaşların ilk veya orta öğretim tarih derslerinde öğrendiklerini hakikat olarak benimsediği bir toplumda yüzleşme birkaç gün içinde gerçekleşmeyecek elbette. Ama siyasi sermayesi bazı şeyleri değiştirme umudu olan muhalefet başta olmak üzere hepimizin artık yüzleşmeye başlaması, kendini ve toplumu kandırmaktan vazgeçmesi lazım. Bana kalırsa sadece geçmişe bakışımız değil, bugünümüz ve geleceğimiz buna bağlı.

Seçime Doğru (II): İyimser bir Senaryo

24 Haziran 2018 seçimlerine ilişkin ilk yazımda Erdoğan ve AK Parti’nin iktidarı elinde tutmaya kararlı, muhalefetin ise son derece dağınık olduğu, üstelik seçimlerin adaletsiz koşullarda yapıldığı bu ortamın Türkiye’nin geleceği için ne kadar zararlı olabileceğini yazmıştım. Bu senaryo her ne kadar gerçekçi ve karamsar olsa da, siyasette imkansız diye bir şey olmadığına da inanıyorum. Birtakım temel ilkelerde anlaşan ortak bir muhalefet bloku, düşünülenden çok daha başarılı olabilir.

AK Parti ve Erdoğan yenilmez değil. İktidarın stratejisi, sürekli olarak alternatifsizliği halka dayatmak, başarısız olsa dahi iktidar değişikliğinin daha büyük başarısızlıklar doğuracağını iddia etmek üzerine kurulu. Seçim barajının %10 olduğu koşullarda birçok alternatif zaten ortadan kalkıyor. İktidar, yaklaşık temsili %25 olan CHP ve %10-13 olan HDP seçmenini ideolojik saiklerle ayrıştırmayı başardığı takdirde zaten soldan bir tehdit hissetmiyor – ki özellikle CHP üst yönetimi, bu değirmene neredeyse her zaman su taşıyor. Bunun yanı sıra Erdoğan, toplumda yankı bulabilecek tüm sağcı siyasetçileri ya AK Parti saflarına çağırarak ya da bedel ödetme tehditleriyle pasifize ediyor. Sonuçta minimum %40 alan bir iktidar cephesinin karşısında bölük pörçük bir muhalefet varken psikolojik üstünlük hep iktidarda kalıyor. Buna tek istisna oluşturan 7 Haziran ertesi süreçte dönemin MHP’sinin CHP ve HDP’yle işbirliğini kesin olarak reddetmesi, AK Parti’siz hükümet kurulamayacağı algısını pekiştirmiş durumda.

Gerçekçi olmak lazım: önümüzdeki iki ayda hiçbir muhalif parti oy oranını çok arttıramayacak. CHP, HDP veya İYİ Parti’nin tek başına iktidar olma ihtimali yok, hatta bu partilerden ikisinin koalisyon kurma ihtimali de yok. (Bu arada bu aralar kendilerinden sıkça söz ettiren İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin oy oranlarının pek de yüksek olmadığını, yani muhalefetin zayıf halkasının aslında sağ partiler olduğunu düşünüyorum.) AK Parti’nin içeriden çözülme ihtimali de, bu parti iktidarı kaybetmediği sürece yok. Kısacası AK Parti’ye alternatif olmak, çok partili bir koalisyonla mümkün. Bu koalisyona muhtaç mıyız? Evet. Herhangi bir muhalif partinin muhalefette birkaç yıl daha kalarak daha uygun koşullarda iktidar alternatifi olması diye bir ihtimal de söz konusu değil çünkü. Uzun lafın kısası, muhalif partilerin kendi duruşlarına tavizsiz sahip çıkma lüksü yok.

Sırf mevcut iktidarı yıkmak için birbirine bu kadar uzak siyasi anlayışlar işbirliği yapmalı mı? Herhangi bir demokrasinin herhangi bir seçimi söz konusu olsaydı, bu soruya ‘hayır’ yanıtını vermek kolay olurdu. Ancak özgür ve adil koşullarda seçim yapılamayan, milletvekillerinin siyasi söylemlerinden ötürü hapse girdiği, ülkenin yarıdan fazlasının seçilmiş değil atanmış belediye başkanları tarafından yönetildiği, demokrasi ve özgürlükler alanında en büyük gerilemelerin yaşandığı, olağanüstü halin sürekli uzatıldığı bir dönemde rakip siyasetler üstü bir işbirliği gerekli. Şu anda siyaset üretmek için gereken kurumsal altyapının yıkılmış olduğu bir ortamdayız. Özgür ve adil seçimler yok, bağımsız kurumlar yok, yargı yok, hukuk sistemi yok, özgür medya yok. Böyle bir ortamda farklı görüşlerin rekabetinden, farklı siyaset biçimlerinden söz etmek pek de anlamlı olmuyor.

Muhalefet genel seçimlere farklı parti programlarıyla girmeli elbette. Ama siyasetin işleyişine ilişkin temel konularda ortak bir mutabakat belgesi imzalanmalı. Olağanüstü halin kaldırılması, hapisteki milletvekillerinin derhal serbest bırakılması, yargı üzerindeki iktidar vesayetinin kırılması, 15 Temmuz darbesiyle ilişkisi olmadığı halde olağanüstü hal koşullarında mağdur edilen kişilerin tüm haklarının iadesi, başta RTÜK ve YSK olmak üzere tüm denetleyici kurumların iktidar vesayetinden bağımsız işlemesi, seçimlerin güvenli koşullarda yapılması gibi konularda tüm muhalif partiler hem ortak ilkeler belirlemeli, hem de seçim öncesi ve sonrasında ortak hareket etmeli. Seçim öncesi ve esnasındaki adaletsizlikler, parti ayrımı yapmadan ivedilikle önlenmeli. Seçim sonrasında AK Parti ve MHP dışı partiler çoğunluk oluşturabilirse bir koalisyon kurulmalı. Bu mümkün olmazsa da temel konularda ortak hareket etmeliler. Halkın başka dertlerinin de olduğu, işsizlikten Kürt sorununa çok sayıda meselenin çözülmesi konusunda partilerin değişik ve uyuşmaz fikirleri olabileceği su götürmez gerçekler. Ama demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında tepetaklak giden bir Türkiye’de hiçbir sorunun çözülemeyeceği, bu yüzden bu temel konularda muhalefetin mutabık olması gerektiği de çok açık.

Başkanlık seçimlerine ilişkin en büyük fikir ayrılığı, muhalefetin ortak aday belirlemesinin gerekliliği sorusunda ortaya çıkıyor. Öncelikle şunu kabullenmek gerek: Türkiye’deki seçim aritmetiği, Fransa veya Peru gibi iki turlu seçim yapılan diğer ülkelerdeki gibi, ilk turda üç-dört adayın %20-30 arası oy alması olarak şekillenmeyecek. Erdoğan’ı AK Parti seçmeninin tamamına yakını ve MHP seçmeninin bir kısmı destekleyecek; dolayısıyla en az %45 oy alacak bir aday halihazırda var. Diğer adayların Erdoğan’ı ikinci tura zorlaması, AK Parti / MHP blokundan oy çalmalarıyla mümkün. Daha önceki yazımda belirttiğim gibi, çok sayıda adayın Erdoğan’ın oylarını böleceği tezi bana gerçekçi gelmiyor. Muhalefetin sadece tek aday çıkarmasına gerek yok, ama az sayıda ve birbirinden oy çalmayacak adaylar çıkması önemli.

Kabul edilmesi gereken başka bir gerçek de var: şu aralar herkes Meral Akşener’den bahsetse de Erdoğan’dan sonra en çok oy alacak aday, şüphesiz CHP tabanının destek vereceği kişi olacak. Bu kişinin seçim kazanması tek yolla olur: CHP ve HDP seçmeninin oylarının tamamını, bunun üstüne AK Parti / MHP / İYİ Parti / SP seçmeninin toplam oyunun en azından %25’ini alması gerek. Kolay değil, ama imkânsız da değil. Benim gönlümde İlhan Cihaner gibi, CHP’nin sol kanadından bir kişi olsa da, sağa yakın olan ama CHP ve HDP seçmenini kendine yabancılaştıramayacak bir aday dahi ‘denize düşen yılana sarılır’ saikiyle hareket edecek CHP ve HDP seçmenine uygun gelebilir. Ancak ‘kim olursa olsun’ mantığıyla hareket edilmemeli, CHP tabanında infial yaratacak ya da Kürt seçmene çok ters gelecek bir adaydan kaçınılmalı. CHP ve HDP tabanında fire veren aday, seçimi kazanamaz. Umarım CHP üst yönetimi, bu tarihsel sorumluluğun bilinciyle hareket eder ve 2014’teki faciayı tekrarlamaz.

Bu arada ‘aday’ kavramına da bir parantez açmak gerekli. Muhalefet en mükemmel kişiyi aramak yerine çoğulcu bir kadronun vitrin yüzü olan bir aday çıkarmalı. Tek adam olmak isteyen tek kişi, Erdoğan. Zaten parlamenter sistemde ısrar eden partilerin tek bir bireye yatırım yapmak yerine kadro hareketini öne çıkarması, Erdoğan’ı yenecek kişiyi bulmak yerine tek adam zihniyetini aşacak kadroyu ülkenin beğenisine sunması çok daha mantıklı olur.

Velhasıl, Türkiye’de ortak hareket eden bir muhalefet blokuna ihtiyaç var. Bu, ortak değerlerden değil ortak çıkarlardan doğan bir ihtiyaç. Türkiye ya demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde siyasi rekabetin yeniden kurulduğu, anlaşmazlıkların kurumlar ve kurallar yoluyla çözüldüğü bir ülkeye dönüşecek, ya da seçimlerin rejimi meşrulaştırmak dışında işlevi olmadığı, herkesin sürekli güvensizlik içinde yaşadığı, krizin, şiddetin, olağanüstü durumların asla bitmediği bir ülkeye. Muhalefetin umut veren bir hikâyeye, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve normalleşmesini sağlayacak vizyona ve hepsinden önemlisi zor koşullarda birlikte hareket etme becerisi göstermeye, gerekirse karşılıklı tavizler vermek pahasına ortak hareket etmeye ihtiyacı var. Otoriter bir rejimde muhalefetin seçim kazanması ender görülen, ama birlik içinde hareket edildiğinde mümkün olan bir durum.

Seçime Doğru (1): İç Karartan Tablo

Baskın seçim kararının tozu dumanı kalkmadan bazı gerçekleri hatırlamakta, biraz iç karartsa da durumu doğru analiz etmekte yarar var. Öncelikle bu kararın muhalefeti hazırlıksız yakalamak amacıyla alındığı çok açık. Muhalefet sözcüleri ‘hazırız’ deseler de bunun daha çok görüntüyü kurtarma amacıyla söylendiği, (AK Parti kadroları dahil olmak üzere) tüm partilerin hem aday belirleme hem de seçim kampanyası süreçlerini önümüzdeki bir, bir buçuk yıla yaymayı amaçlarken bir anda kendilerini iki aylık bir periyoda sıkışmış buldukları belli. Peki bu seçimler ne getirir?

Seçimlerin olağanüstü hâl koşullarında yapıldığını, hatta Türkiye’nin yaklaşık dört yıldır fiilen, 2016 Temmuz’undan itibaren ise resmen olağanüstü koşullarda yönetildiğini hatırlamakta yarar var. Ülke, Saray’daki küçük bir zümre tarafından yönetiliyor; kâğıt üzerindeki yürütme aygıtı, yani hükümet, en iyi ihtimalle Saray’ın istişare heyeti olarak kullandığı, gerçek anlamda karar verme ve uygulama gücü olmayan bir kurum; yasama ve yargı organlarının Saray’ı denetleme yetkisi yok; başta can ve mal güvenliği, ifade özgürlüğü, toplantı ve yürüyüş özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan tüm anayasal ve yasal normlar, o andaki siyasi öncelikler uyarınca askı altına alınabiliyor. Böyle bir ortamda özgür ve adil seçim yapılması mümkün değil. Bunun yanı sıra iktidarın sadece TRT değil, ayrıca özel medya üzerindeki baskısı, medya ve internet içeriklerini denetleyen kurumların bağımsız olmaması, başta kamu ihaleleri olmak üzere topluma ait tüm kaynak ve fırsatların rejime yandaş veya ona boyun eğen sermaye grupları tarafından kullanılması, ülkedeki seçimlerin eşit koşullar altında rekabete giren adaylar arasında gerçekleşmediğini ortaya koyuyor.

Afakî senaryolardan bahsetmiyorum. Son dört-beş yıl, Türkiye’de demokrasinin en hızlı gerilediği dönemlerden biri – hatta 1980-1983 arasındaki askeri hükümet sayılmazsa çok partili ve nispeten adil seçimlerin yapıldığı 1950’den beri en kötü dönem. 2014 yılından beri yapılmış olan seçimlerin neredeyse tamamında usulsüzlük iddiaları gündeme geldi; özellikle 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 genel seçimleri öncesinde başta HDP olmak üzere muhalif siyasi oluşumlara yönelik organize şiddet uygulandı; o dönemde muhalif söylemlere yer veren anaakım medya kuruluşları hem malî tehditler hem de linç ve diğer şiddet eylemleriyle yıldırıldı; yine başta HDP’nin lider kadrosu olmak üzere 1 Kasım’da seçilmiş milletvekillerinin ondan fazlası siyasi nedenlerle tutuklandı, bazılarının milletvekillikleri düşürüldü. Türkiye tutuklu gazeteci, akademisyen ve öğrenci rakamlarında rekorlar kırıyor. Aynı şekilde sosyal medya sansürü alanında da dünya birincisiyiz. Herhangi bir demokratik ülkede kimsenin tepkisini çekmeyecek, ‘çocuklar ölmesin’ tarzı söylemler Türkiye’de terör propagandası olarak cezalandırılıyor; bu yüzden hatırı sayılır siyasetçilerden, gazetecilerden tutun da Twitter hesabında fikirlerini paylaşan çocuklara dek herkes oto sansür uyguluyor. Dünyada demokrasi ve özgürlük derecelendirmesi yapan Freedom House gibi kuruluşlar, Türkiye’de demokrasinin çöküşünü sayısal analizle ortaya koyuyorlar: yakın zamana dek orta sıralarda kendine yer bulan Türkiye, artık özgür olmayan bir ülke olarak görülüyor. Sözel analiz yapan uluslararası insan hakları kuruluşları da aynı çıkarımı paylaşıyor.

Peki bu seçimler ne getirir? Belli ki Erdoğan ve Bahçeli’nin erken seçimde anlaşmalarının bir amacı, İYİ Parti’yi ya genel seçime sokmamak, ya da bu yeni partinin örgütlenmesini ve seçim kampanyasını aceleye getirterek başarısız olmasını sağlamak. İYİ Parti’nin sağ kesimde bir heyecan yaratsa da henüz ciddi bir alternatife dönüşmediğini, özellikle AK Parti’de siyaset yapmış ve bu aralar köşeye itilmiş siyasetçilerin korku içinde yaşadığı bir ortamda ciddi bir kopuşu gerçekleştiremediğini, bu haliyle partinin ‘eski MHP’li muhalif’ imajının ötesine geçemediğini düşünüyorum. Bununla beraber parti liderlerinin CHP ve Saadet Partisi liderleriyle ittifak fırsatları kovaladığı, Bahçeli önderliğindeki MHP’nin eridiği koşullarda Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin İYİ Parti’yi uzun vadede kendilerine tehdit olarak görmesi olası. Bu yeni partinin ittifaklar kuramadan ve fikirlerini topluma iyi anlatamadan genel seçime girmesi, elbette ki iktidarın ve Bahçeli’nin işine gelecektir.

Genel seçimlerle ilgili iç karartan bir başka öngörü de HDP’ye ilişkin. 7 Haziran 2015 seçimlerindeki başarıdan sonra IŞİD saldırıları, linç ve tutuklamalarla yıldırılmaya çalışılan partinin önümüzdeki genel seçimlerde barajı geçmesi zor olabilir. HDP’nin baraj altında kaldığı koşullarda AK Parti, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde oyların yarısından azını alarak milletvekilliklerinin tamamını ele geçirebilir. Böyle bir senaryoda AK Parti zaten tek başına iktidarı garantiler. Dolayısıyla HDP sempatizanı Kürt seçmenin önümüzdeki iki ay boyunca korkutulacağını, HDP’nin yüksek oranlarda oy alması beklenen yerlerde sandık güvenliğinin tehlikeye gireceğini, HDP’ye hiçbir şekilde seçim çalışması yaptırılmayacağını öngörmek hiç zor değil.

Bu iç karartıcı ancak gerçekçi senaryonun uygulanmasıyla yaklaşık %25’i CHP, %75’i ise AK Parti ve küçük ortak MHP milletvekillerinden oluşan, temsil gücü çok düşük bir meclis ortaya çıkabilir. Denetimsiz başkanlık sistemine geçişle zaten işlevi ve yetkileri belirsizleşecek olan yasama organının bir de bu derece iktidar yanlısı bir aritmetikle teşekkül etmesi, elbette ki yeni rejimin kuruluş sürecinde Erdoğan’ın elini rahatlatacaktır. MHP’ye kısa dönemde birtakım tavizler verilse de, iktidarını sağlamlaştıran Erdoğan’ın kısa bir süre sonra hem AK Parti’ye can simidi gibi sarılan Bahçeli’yi hem de yüksek profilli bazı AK Parti mensuplarını tasfiye edeceğini, Saray dışındaki iktidar odaklarının büsbütün yok olacağını da tahmin ediyorum.

Başkanlık seçimlerinin mantığı çok farklı. Burada Erdoğan, ilk turda işi bitirmek isteyecektir, çünkü 16 Nisan 2017 referandumundan da gördüğü üzere, kendisinin başkanlığına olan destek çok yüksek değil. İkinci tura kalan herhangi bir muhalif aday beklenmedik ölçüde destek görebilir. Baskın seçim ilanının nedenlerinden biri de, muhalefete, aday çıkarma ve o adayı halka tanıtma şansı vermemek. CHP’nin kendi adayı konusunda uzlaşıya varmamış olduğu çok açık: aranan aday Kılıçdaroğlu değil, ama başka bir ismin CHP’den kurumsal destek bulması da partide rahatsızlık yaratabilir. HDP her ne kadar Demirtaş’ın karizmasına güvense de (haksız nedenlerle bile olsa) hapisteki bir siyasetçiyi aday göstermenin ne kadar mantıklı bir strateji olduğu tartışılır. Meral Akşener kendine güvenen bir profil çizse de bu kadar kısa bir sürede Erdoğan’a rakip olması, hatta CHP’nin rakibinden daha çok oy alarak ikinci tura kalması pek olası gözükmüyor. Arkasında parti desteği olmadan, daha çok sosyal medyadaki popülerliğine güvenerek aday olan kişilerin hiç şansı olmadığını söylemeye gerek yok herhalde. ‘Nasıl olsa ilk tur belirleyici değil, o yüzden ne kadar çok aday olursa o kadar iyi’ mantığı da aslında Erdoğan’ın işine gelebilir, çünkü o çok sayıda adayın hiç değilse bazıları Erdoğan’dan oy çalamazsa Erdoğan, birbirini yiyen muhalif adayların arasından sıyrılacaktır. Uzun lafın kısası, muhalefetin dağınık görüntüsü, tüm seçim kampanyasını istikrar ve devamlılık üzerine kuran Erdoğan’ın işine gelecektir.

Tüm bu senaryoların karamsarlığa yol açmasını istemem, ama gerçekçi olmak gerekiyor. Peki muhalefet için daha iyimser bir senaryo yok mu? Bunu bir sonraki yazıda tartışacağım.

Yetmez Ama Evet’le Yüzleşmek

Yarın, yargıda önemli değişikliklerin önünü açan anayasa değişikliği referandumunun altıncı yıldönümü. Kamuoyunda, ilgili anayasa maddelerinin içeriğinden çok ‘evet’ ve ‘hayır’ kamplarının referanduma atfettiği simgesel önemle hatırlanan bu süreç (daha sonra AK Parti’de görev alacak bir hukukçunun o zamanlar bu referanduma “Türkiye’nin 1789’u” dediğini hatırlayalım), bugüne gelinirken geçilen en önemli eşiklerden biriydi. Dönemin kendi tabirleriyle liberal ya da liberal-sol aydınlarının AK Parti ve Gülen Cemaati’yle işbirliği içinde hareket ettiği referandum süreci, bir bakıma bu koalisyonu bir arada tutan son büyük olaydı. Referandum sonrasında Gülen Cemaati’nin yargıyı hızla ele geçirmesi ise, şu anda yaşadığımız kaosun da başlangıcı oldu.

Bu yazıda, Türkiye’nin seküler aydınlarının önemli bir kısmını ‘Yetmez Ama Evet’ sloganında buluşturan düşünce dünyasını ve bu fikriyatın açmazlarını inceliyorum. Bu tartışmanın ne kadar hızlı bir şekilde karşılıklı suçlamalara ve ad hominem argümanlara dönüştüğünü bilerek, elimden geldiğince bireysel kavgalar seviyesine inmeden anlatmak niyetindeyim.

Sorunun temelinde, bir türlü karşılığını bulamamış bir güç arayışının yattığını düşünüyorum. Kendisine ister liberal, ister liberal demokrat, ister sosyalist, sosyal demokrat, komünist ya da ulusalcı desin, akademide ve medyada görece güçlü pozisyonlarda olan, farklı dünya görüşlerine sahip gruplar, bu gücü toplumda karşılığı olan bir siyasi projeye dönüştürebilmiş değil. Hırslı ama toplumu etkileme ihtimali zayıf olan entelektüeller için, aşağı yukarı üç opsiyon var: (1) 1980’lerde ANAP deneyimiyle başlayan (ve o zaman da başarısız olan) muhafazakar sağ partiden liberal demokrat çıkarma çabası; (2) 1960’ların sonundan beri süregelen, CHP çizgisinden sosyal demokrat parti çıkarma çabası; ve (3) Kürt siyasi hareketiyle ortak hareket ederek küçük ama etkili sol muhalefet çıkarma çabası. Bir ihtimal de bu iktidar oyunlarına hiç girmemek elbette. Diğer opsiyonları da uzunca tartışmak gerek, ama bu yazının konusu Yetmez Ama Evet koalisyonu olduğu için (1) numaralı çabaya odaklanacağım.

Bu koalisyon içinde kendisine ‘liberal aydınlar’ diyen kesimin, AK Parti’ye doğrudan oy getirmekten ziyade parti politikalarına entelektüel ve medyatik meşruiyet sağlama işlevini yerine getirmiş oldukları açık – kendisini liberal demokrat olarak tanıtan partiler içinde %1’i aşana rastlanmadı. Tarihsel olarak İslamcı partilerin sıkıştığı %20 bandından çıkmak için kendisini merkezde konumlandırması gerektiğini bilen, yerli ve yabancı sermayeyle ve medyayla olan ilişkilerinde kendisini modern, yüzü Batı’ya dönük bir hareket olarak lanse etmek isteyen, ancak tüm bunları başarmak için ülkenin seküler entelijansiyasına ihtiyaç duyan AK Parti için liberal desteği çok değerliydi. Elbette bu koalisyonu ayakta tutan tek şey AK Parti’nin ihtiyaçları değildi: 1990’ların ikinci yarısından itibaren yargıda ve silahlı kuvvetlerde gözlemlenen ve 28 Şubat’ta ayyuka çıkan militan laik tutum, liberal aydınlarla sağ muhafazakarları ortak bir düşman algısında buluşturuyordu.

Sön dönemde bu ittifaka yönelik çok sayıda özeleştiri yazısı çıktı. Okuduğum özeleştiri ve itirafta yazılarında, liberal aydınların iktidarla (sadece hükümet anlamındaki iktidar kavramı değil kastım, genel olarak muktedir olma deneyiminden bahsediyorum) olan ilişkilerine eleştirel bakan cümlelere hiç denk gelmedim. Özellikle Gezi olayları sonrası karşılaşılan standart anlatı, AK Parti ve Erdoğan’ın giderek otoriterleşmesine tepki duyan aydınların eski ortaklığı bozdukları yönündeydi. Yani güzel fikirli insanlar, kötü niyetli politikacılarla baş edemediler.

Bu anlatı kısmen doğru ama eksik: liberal aydınlar, belki de toplumdaki karşılıklarının çok ötesinde bir güce erişmişlerken, 2011 seçimleri sonrasında bu zümreye ihtiyaç duymadan da merkez oyları alabileceğinden ve artık yargı ve askeriyedeki tehditlerin de bertaraf edilmiş olduğundan emin olan Erdoğan ve ekibi, liberalleri iktidar koalisyonundan dışladı. Aslında AK Parti veya Erdoğan o güne kadar da liberal demokrat saiklerle hareket etmiyorlardı, ama o zamana kadar olan biteni ileri demokrasiye geçişin sancıları olarak görmeyi tercih eden aydınlar, 2011’den sonra, yani iktidarın onlara kayıtsız davranmaya başlamasıyle beraber, otoriter yaklaşımları tavizsiz ve bahanesiz eleştirir hale geldiler. Liberal aydınlar hep bu dönemleri fikriyat uyuşmazlığı üzerinden açıklıyorlar, ama kendilerini kısa süre de olsa muktedir kılan ve liberal demokrat niteliği en başından beri son derece sorgulanmaya açık bir koalisyondan dışlanmışlıklarında, fikirler kadar güç ilişkilerinin de rolü olduğunu anlatmıyorlar. Sorun sadece güzel fikirlerin kötü siyasetçiler tarafından dışlanması değil: bir iktidar oyunu oynandı ve kaybedildi.

AK Parti bileşenleriyle ilişkilerinde zaten eli zayıf olan liberal aydınlar, biraz da kazdıkları kuyuya düştüler. 1990’ların ikinci yarısından itibaren defansif Türk milliyetçiliğinin, militan bir laiklik anlayışının, silahlı kuvvetlerin siyasetteki rolünü onaylayan bir bakışın Deniz Baykal CHP’sinde, askeriyede ve yüksek yargıda güçlendiğini gözlemliyoruz. Bu açıdan liberal aydınların ‘Kemalizm’ eleştirisinde elbette ki haklı noktalar var. Ancak Kemalizm’i eleştiren liberallerin büyük bir kısmı, 2005-2010 arası dönemde ciddi bir entelektüel tembellik içine düştü. İçinde bulunulan dönemin geçmişle olan devamlılığını ve farklılıklarını ayrıntılarıyla analiz etmek yerine, biraz Şerif Mardin biraz İdris Küçükömer soslu bir halk/Kemalizm karşıtlığına kendilerini ve okuyucularını inandırmayı tercih ettiler. Buna göre, tüm modern Türkiye tarihi, halka yabancılaşmış Jakoben bir elitin, askeriye ve yargıdaki gücünü kullanarak gayrımeşru yollarla iktidarı ele geçirmesinin, muhafazakar ve özünde demokrat kitlelere siyasetin öznesi olma hakkını vermemesinin tarihiydi aslında. Bu okuma, liberal aydınların kendilerini halktan yana, toplumsal çoğunluğun tarafında konumlandırmalarını da sağlıyordu.

Türkiye’nin 1946-1997 arasındaki dönüşümlerini ve tarihsel kırılma anlarını – örneğin muhafazakar kitlelerin 6-7 Eylül olayları ve Sivas katliamında oynadığı rolü, askeriye ve sağcı siyasetçilerin (ve AK Parti’yi kuran ekibin çalıştığı gençlik derneklerinin neredeyse tamamının) 1970’lerde komünizm karşıtlığı üzerinden kurdukları itiffikları, 1980’lerde ANAP hükümetlerinin 12 Eylül faşizminden arta kalan birçok uygulamayı kendi çıkarlarına uygun bulduğu için devam ettirdiğini, 1990’ların başında kendine Kemalist diyen birçok fikir insanının derin devlet tarafından faili meçhul cinayetlerle tasfiye edildiğini – tamamen görmezden gelen, koca bir tarihi iki özneye, ‘Kemalistler’ ve halk/liberaller/muhafazakar-demokratlar ikilemine indirgeyen bir yaklaşımdı bu. Bu indirgemecilik, liberal aydınlara alternatif ittifaklar kurma yolunu kapadı. Bugün geldiğimiz noktada Kemalizm’in kısıtlamacı varyantının CHP kadrolarında dahi pek kabul görmediğini, zamanında ‘Kemalist’ diye yaftalanan pek çok generalin gayet pragmatistçe hareket edebildiğini, hele yargıyı ele geçirdiği iddia edilen Kemalist klikin son derece ufak bir azınlık olduğunu, yani liberal aydınların yarattığı ‘Kemalizm’ öcüsünün, menfaat ya da ilkeler üzerinden anlaşabilecekleri birçok kesimi kendilerinden uzaklaştırdığını, tek başına kalan liberallerin de Erdoğan ve ekibi tarafından kolaylıkla tasfiye edildiğini görüyoruz. AK Parti ve Erdoğan karşısına koyabilecek alternatif ittifakları göz önüne almayı biraz düşünseler, liberal aydınlar bu kadar kolay oyun dışı kalmazlardı.

Belki de bu saatten sonra düşene bir tekme daha vurmanın anlamı yok, diye düşünülebilir. Bu yazıdaki amacım, birçoklarının yaptığı gibi Yetmez Ama Evet’çileri ‘biz dememiş miydik!’ noktasından eleştirmek değil. 12 Eylül 2010 referandumu, Türkiye entelijansiyası için travmatik bir deneyimdi. Sonunda ‘evet’in zaferi, vaat edilen ileri demokrasiyi ve hukuk devletini getirmedi. Yetmez Ama Evet’çilerin bir daha asla tekrarlanmaması gereken yanlış, kısmen menfaat kısmen ortak amaçlar için kurulmuş kısa vadeli bir ittifakı, olduğundan başka bir şeymiş gibi göstermek. ‘Erdoğan otoriterleşti’ diyerek işin içinden çıkmak yetmiyor. Bir iktidar mücadelesine girildi, bu mücadelede güç dengeleri gözetilmeden muktedirlerin himayesine sığınıldı, fazlasıyla büyük vaatler öne sürüldü, entelektüelin bir numaralı sorumluluğu olan eleştirellik ikinci plana atıldı ve sonuçta, değişen güç dengeleriyle birlikte iktidar mücadelesi kaybedildi. Bir dönem AK Parti ve Erdoğan’a destek olmuş aydınların bu gerçekliği bu şekilde ifade etmesi gerek. Yoksa bırakın uzak geçmişi, çok yakın tarihimizle dahi hakkıyla yüzleşmiş olmayacağız.

Siyasal İslam’ın İflası

Bu yazı aslında 15 Temmuz darbe girişiminden çok önce de yazılabilirdi, ama kısmet bugüneymiş. Bir dünya görüşü, bir proje olarak siyasal İslam Türkiye’de iflas etti. Bahsettiğim, kökleri siyasal İslam’da olan bir partinin iktidar olması ya da olmaması değil; zaten AK Parti ve Erdoğan uzun süredir iktidardalar ve iktidarlarını geleceğe taşıyacak gibi görünüyorlar. Batılı İslam düşmanlarının sıklıkla öne sürdüğü gibi, konu İslam dininin demokrasi veya insan haklarıyla uyumlu olması sorunu da değil, çünkü tüm dinsel gelenekler gibi İslam da içinde çoğulcu ve kimi zaman birbirine zıt yorumlar barındırıyor. Pek sanmasam da, Türkiye’de gelecekte demokrat ve özgürlükçü İslam yorumları ortaya çıkabilir. Burada bahsedilen, spesifik bir konjonktürde İslami referanslarla siyaset yapan bir ekibin hem fikirsel hem de eylemsel düzeydeki başarısızlığı.

Siyasal İslam’ın iflasından kastım şu: Müslümanca bir yaşam tarzına ve duyarlılıklara sahip kadroların ülkeyi yönetmesine izin verildiğinde temel sorunların, bu yaşam tarzı ve duyarlılıklar sayesinde çözüleceği fikri son 14 yılın tecrübesiyle yanlışlandı. Bu siyasi başarısızlık son zamanlarda Erdoğan’ın diktatöryel eğilimlerine, Gülen cemaatinin komploculuğuna, ya da buna benzer bireysel ve konjonktürel nedenlere bağlanıyor, ancak konunun bir de fikirler tarihi açısından ele alınmasında yarar var. Türkiye’deki kurumsal zayıflıkların, iktidar kavgasının bir türlü sağlıklı bir zemine oturmamış olmasının bütün vebali ideolojilere yüklenmemeli elbette, ama olup bitenin fikirsel hareketlerden bağımsız olduğu da düşünülemez. Çoğu zaman kendisine Kemalist diyen aktörlerin karar verme mekanizmalarına katılmadığı dönemler Kemalizm’le özdeşleştirilirken, İslamcı söylemin siyasetin her alanında hakim olduğu 2002-2016 döneminde yaşanan başarısızlıkların İslamcılık’tan bağımsız olduğunu iddia etmek hiç akıl kârı değil.

Nüansları bir kenara koyarsak Türkiye’de İslami değerleri referans alarak siyaset yapan herkesin temel iddiası şu: ülkenin en büyük sorunu, sayısal azınlık olduğu halde siyasal ve sosyal hayata egemen olan Batılılaşmış bir zümrenin, kendi kimliğini ve yaşam tarzını evrensel, çağdaş değerler olarak dayatması, İslami değerlere sahip çıkan muhafazakar çoğunluğu boyunduruk altında tutması ve bu kesimin değerlerine kamusal alanda temsil hakkı tanımamasıdır. Demokrasinin sürekli olarak askeri darbelerle kesintiye uğratılmasının, adalet sisteminin tökezlemesinin, Türkiye’nin dış politikada hak ettiği konuma gelememesinin, başta Kürt sorunu olmak üzere kültürel dışlanmaya dayanan sorunların bir türlü çözülememesinin, hatta ekonomik kırılganlığın ve adi suçların dahi temelinde hep bu temel çelişkiyi gördü İslamcılar. Yer yer haklı olmakla beraber, tüm çelişkileri iki zümrenin mücadelesine indirgeyen, muhafazakar kitlelerin ve siyasi aktörlerin bu sorunlara katkılarını görmezden gelen bir bakış açısıydı bu.

Siyasal İslam’ın vaatleri de büyük ölçüde bu analizin tersten okunmasına dayanıyor. Çoğunluğun kimliğini ve değerlerini yansıtan bir iktidar doğası gereği demokrasiye sahip çıkacak; Tanzimat’tan beri Batıcılık adına yaşanan kendine yabancılaşmayı tersine çevirmek ve kavmiyetçi milliyetçiliği reddetmek, ülkedeki kimlik kavgalarının önüne geçecek; İslam ahlâkıyla yetişmiş nesillerin idaresindeki bir ülkede yolsuzluğun, adaletsizliklerin, adi suçların önüne geçilecek; en nihayetinde İslam dünyasındaki ve genel olarak bölgedeki özel konumunu hatırlayan bir Türkiye, söz dinleyen değil sözü dinlenen bir ülke olacak. Sosyalizm, kapitalizm ve devletçi kalkınmacılık arasındaki doktriner çatışmaların 1970’lerden itibaren tüm İslam aleminde yankı bulması sonucu iktisadi yaklaşımlarda ayrışmalar söz konusu olsa da, İslami kesimin büyük çoğunluğunu arkasında toplayan AK Parti, muhafazakar kitleleri kapitalist ekonomiye hem üretici hem tüketici olarak entegre etme vaadiyle iktidara geldi, yani iktisadi alanda da büyük ölçüde tek bir yorumu hakim kıldı.

AK Parti, Erdoğan ve başta Gülenciler olmak üzere onlarla ittifak halindeki muhafazakar blok, Türkiye’yi 2002-2009 arası yargı ve askeriyedeki muhalif gruplarla çatışma halinde, 2009’den beri ise ‘laik’ olduğu iddia edilen bürokratlardan hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan yönetti. Gelinen noktaya bir bakalım. Yerli-yabancı gözlemcilerin ortak kanısı, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanında 2000’lerin başındaki seviyesinden daha iyi durumda olmadığı yönünde. İhlallerin içeriği ve muhatapları bir nebze değişmiş olsa da, Türkiye hâlâ işkence ve kötü muamelenin bitmediği, fikir özgürlüğünün gayrımeşru kurallarla sınırlandığı, seçilmiş milletvekillerinin ve belediye başkanlarının siyasi etkinlikleri nedeniyle kovuşturmaya uğradığı, dinsel ve etnik azınlıkların temel taleplerinin karşılanmadığı, muğlak terörle mücadele yasalarıyla yönetilen bir ülke. İslami çokkültürülükle çözüleceği söylenen Kürt sorununda vardığımız yer, ne eylem ne söylem düzeyinde 1994’ün çok da ilerisinde değil. Şehirler yanarken, insanlar göçe zorlanırken, milyonlarca oy almış HDP’nin temsilcileri terörist ilan edilirken direksiyonda olanlar ‘kavmiyetçi’ olduğu söylenen Kemalistler değil. Ülkede hukuk devleti hiçbir zaman yerleşmediyse de iyi-kötü bir yargı mekanizması vardı, artık o da işlemez oldu. Yolsuzluktan bahsetmeye sanırım gerek yok. Muhteris, hayalci ve temelsiz dış politika tercihleri sonucunda Türkiye, sözü ara sıra dinlenen bir ülke olmaktan çıktı, kimsenin güvenilir bulmadığı ve arabulucu olarak ciddiye almadığı bir aktöre dönüştü. Dahası, yakın tarihte örneği olmayan bir güvenlik ve istihbarat açığı gözlemleniyor. AK Parti iktidarının en büyük başarısının askeri kışlasına sokmak olduğu söylenirdi, 15-16 Temmuz’da yaşadığımız olaylar bunun da aksini gösterdi – üstelik darbeciler kendisini laik, Kemalist olarak tanımlayan subaylar değil, Gülenci olmakla itham edilenler (bu satırlar yazılırken, Genelkurmay Başkanı Akar bir siyasi mitingde konuşma yapıyordu). Türkiye’yi 90 yıllık bir paranteze sokmakla suçlanan Batılılaşmış kitlenin ancak kenardan izlediği bu dram, siyasal İslam’a ucundan kıyısından bulaşmış herkesin birbirini yemesi ve bu arada ülkedeki bütün kurumları, kuralları, yerleşik etik ve ahlâk standartlarını yok etmesiyle devam ediyor.

Peki tüm bunların siyasal İslam’la ne ilgisi var? Kendisine ister İslamcı ister komünist ister Kemalist ister liberal desin, Türkiye’de iktidarı ele geçiren herkes aşağı yukarı aynı gidişata neden olmaz mıydı? Bu şekilde düşünmek, fikirlerin siyasi hayattaki rolünü biraz fazla hafife alıyor. AK Parti iktidarını yıllar boyu övenler, partinin tam da İslam’ın çağdaş bir yorumunu siyasete entegre ettiği için başarılı olduğunu, İslami muhafazakarlık ve demokrasi sentezinin ülkenin temel sorunlarını çözebileceğini iddia ettiler. Yani İslami fikriyata önem atfettiler. İşler yolunda gözükürken bu fikirler önemli idiyse, her şey tepetaklak giderken de önemli olduklarını varsaymak herhalde çok tuhaf değil.

Fikriyat düzeyindeki sorunlar şu: Türkiye’yi 2002’den beri yöneten kadroların (adına ister AK Parti, ister Cemaat, ister muhafazakar demokratlar, ister Erdoğancılar diyelim) ortak iddiası, imanla ve vatan sevgisiyle yetişmiş muhafazakar-demokrat kadroların, dışlayıcı ve milletine yabancılaşmış eski yönetimi yıkacağı, yerine çağdaş, adil, demokratik, milletin değerleriyle barışık bir yönetim kuracağıydı. Muhafazakarların eski yönetim diye lanetlenen dönemlere etkin katılımını görmezden geldiler. Modern İslamcılığın ulus-devlet milliyetçiliğiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu, ortalama AK Parti seçmeninin ve siyasetçisinin Kürt sorununa bakışının son derece milliyetçi saiklerle şekillendiğini kabullenmek yerine Medine Sözleşmesi’nin modern koşullara uyarlanması hayalleriyle avundular. Dünyadaki diğer muhafazakar hareketler gibi, ahlâkçılığı kendilerinden olmayanlara uygulanacak bir toplumsal kontrol mekanizması olarak kullanmak istediler. Dinsel ve mezhepsel azınlıkların temel haklarını ortak yurttaşlık temelinde tanımak yerinde, bu azınlıklara himayeye muhtaç, ikinci sınıflığının bilincinde olduğu sürece yaşamasına izin verilecek insan muamelesi yaptılar. Türkiye’nin küresel siyasetteki sınırlı gücünü kabullenerek katkı sunmaya çalışmak yerine, geçmişteki dış politika tercihlerini Kemalistlerin vizyonsuzluğuna bağlayıp dinamiklerini hiç anlamadıkları bir bölgede Osmanlıcı söylemlerle emperyal güç olmaya kalkıştılar. Demokratik siyaseti düşmanın kalelerini ele geçirmekten ibaret gördüler, bu yüzden de HSYK’dan YÖK’e fethettikleri kurumlarda gerçek bir çoğulculuğu teşvik etmek yerine o sırada muktedir olan klik her kimse onun kadrolarını işe almayı marifet sandılar. Düşmanı yenmeye odaklandıkları için kendi içlerindeki siyasi rekabeti düzene sokacak mekanizmaları (parti içi demokrasi, bağımsız denetleme kurumları, özgür medya) bilinçli olarak yok ettiler, bunun yerine ‘nifak’ gibi İslam tarihine gönderme yapan kavramlarla iç çekişmenin önüne geçebileceklerini sandılar. Sonuç: doğusu özel harekatçılarla, batısı olağanüstü halle yönetilen, darbe tehdidinin kol gezdiği, dış politikada tüm bölgesel iddialarını yitirmiş, hiçbir kurumun düzgün çalışmadığı, bir yılda ondan fazla büyük terör saldırına maruz kalmış, en üst düzeyde yolsuzluğun tape’lerle kanıtlanmış olduğu, yargıcından öğretmenine onbinlerce kamu çalışanının resmen ‘hain’ ilan edilen bir örgüte üye olmakla suçlandığı bir ülke.

Bundan sonra ülkeyi kim, nasıl, hangi ittifaklarla yönetir, bu ayrı bir konu. Bu yazı sadece basit ama önemli bir tespit yapıyor: mevcut rejimin ideolojik dayanakları çökmüş durumda. Üstelik bunun sorumlusu dış faktörler değil, tam da bu ideolojik yapıyı savunan aktörlerin eylem ve söylemleri.

  İktidarın Çelişkileri

15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ortaya çıkan siyasi tablo, muhafazakarların ‘öteki’ olarak tanımladığı birçok grubun aslında ne kadar ikinci planda kaldığını göstermesi açısından ilginç. CHP, Geziciler, Kürt siyasi hareketi, ‘okumuş’lar, solcular, … adına ne denirse densin, AK Parti’ye genel olarak muhalif bir çizgide kalmış olan, Erdoğan ve AK Parti’nin her türlü musibetten sorumlu tuttuğu gruplar, bu kez pek gündeme gelmediler. Bu kesimlerin seçim kazanarak iktidar olma ihtimali düşük gözükse de, kimi zaman bürokrasi içindeki güçleri (bu özellikle CHP’nin Kemalist kanadı için geçerli) veya sokak hareketlerindeki rolleri (örneğin Gezi hareketi) dolayısıyla, çoğu zaman da temel sorunların çözümünde anahtar konumda oldukları varsayıldığı için (HDP’nin Kürt sorununun çözümü için muhatap alındığı dönemi hatırlayalım) iktidar bu kesimlerle hep gerilimli bir ilişki içindeydi. Bu kesimlerin, Türkiye tarihinin en önemli kırılma anlarından birinde gündeme gelmemesi, üstelik Erdoğan ve AK Parti’nin son günlerde HDP’ye değil ama CHP’ye sıcak yaklaşması, bazı şeylerin değiştiğini mi gösteriyor?

Bir yönüyle, kendini milliyetçi-muhafazakar çoğunluğa ait hissetmeyen her türlü azınlığın siyasetin öznesi olmaktan çıktığı söylenebilir. Partinin platformunda, lider kadrosunda veya tabanda yapılan değişikliklerin olumlu yansımaları olsa da, CHP düzenli olarak %25 oy alan ve AK Parti/MHP ikilisinin %60’a yakın oyu kontrol ettiği bir ülkede iktidara gelemeyecek bir parti. 2015 boyu süren linç kampanyası, HDP’nin Türkiye siyasetinde belirleyici bir parti haline gelmesini şimdilik engellemiş görünüyor. Toplumsal hareketler, meslek örgütleri, üniversitelerde süren muhalefet siyasetin tüm alanlarının AK Parti tarafından ele geçirilmesinin önüne geçse de, ülke geneline yayıldığında bu muhalefet çok güçlü bir konumda değil.

Bu durumda mevcut iktidarın dilediği gibi at koşturacağı öngörülebilir mi? Kültür siyasetini tartıştığım bir önceki yazıda yaptığım bir tespiti tekrarlamak gerekirse: Erdoğan ve AK Parti iktidarda, ama ülkeyi yönetemiyorlar. Muhalefetin gerek iç sorunları gerekse gayrımeşru baskılar sonucunda bu kadar cılız kaldığı bir ülkede iktidar partisinin çok daha kendine güvenli bir siyaset sürdürmesi beklenirken, yönetici kadrolar ülkeyi yönetmekte zorlanıyorlar. Darbe girişimi bunu bütün açıklığıyla göz önüne serdi, ama darbe gününden önce de ciddi bir güvenlik sorununun var olduğunu, ekonominin yavaşlama eğilimine girdiğini, dış politikada U dönüşü dışında bir opsiyonun kalmamış olduğunu, Suriyeli göçmenlerin sorunlarına ciddi şekilde yaklaşılmadığını, Kürt sorununun 1990’lardaki çözümsüzlüğe döndüğünü, yargının işlevsiz kaldığını hatırlarsak, iktidarın ülkeyi yönetemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Üstelik bu yönetilemezliğin nedeni, AK Partili kadroların 2002-2010 arasında sıklıkla dile getirdiği gibi, yargı ve askeriye içindeki Kemalist bir klik de değil. Zaman zaman Geziciler, PKK, dış mihraklar bahane edilse de, ülkenin içinde bulunduğu durumun sorumlusu, ülkeyi 14 yıldır yönetenlerin iç ve dış politika tercihleri. Daha da önemlisi, AK Parti’yi oluşturan muhafazakar bileşenlerin iç çatışması (Gülen cemaatinin devlete bu denli sızmasının, AK Parti ileri gelenlerinin bilinçli ve birkaç yıl öncesine kadar kendine menfaatlerine uygun gördükleri kararları sonucunda gerçekleştiğini biliyoruz), ülkede kurumsal istikrar adına ne varsa tamamen ortadan kaldırdı. Uzun lafın kısası iktidar, kendi tercihlerinin neden olduğu kaos yüzünden ülkeyi yönetemiyor.

Bu yüzden de yalpalıyor. Bir yandan, tek parti ve tek adam yönetimini güçlendirecek adımlar atmaktan kaçınmıyor. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasında ülkenin nasıl bir yangın yerine döndüğünü göz önüne alırsak, ne pahasına olursa olsun iktidarı paylaşmama eğiliminin ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz. Öte yandan, tek başına iktidar muktedirleri rahatlatmıyor. Meclis, siyasi partiler, yargı, bağımsız denetleme kurumları gibi kurumların yıpratıldığı bir ortamda son derece kuralsız bir iktidar içi rekabet var, ki bu da belli ki muktedirleri rahatsız ediyor. Abdullah Gül’ü parti dışında bırakmak için amiyane tabirle ‘katakulli’yle yapılan kurultaydan üstün çıkan Ahmet Davutoğlu, iki sene sonra başka bir katakulliyle yerinden oluyor, bu arada yeni başbakanın oğlunun kumar oynadığını gösteren resimler muhafazakar basında dolaşıyor. Tüm bu kuralsızlık içinde iktidara tutunmak isteyenler, bu defa 3 yıl önce öve öve bitiremedikleri Gülenciler tarafından ihanete uğruyor. Darbe girişiminin yaraları sarılsa bile, bugünkü iktidar kliğinin arkasında duran kişiler, hafif bir rüzgar değişiminde bir anda hain ilan edilmeyeceklerinden emin değiller. Kısacası, ülkenin kuralsızlığı iktidarı, iktidar mücadelesinin kuralsızlığı ülkeyi olumsuz etkiliyor.

İktidarı oluşturan kişi ve grupların kafa karışıklığı ve çelişkili eylemleri devam edecek. Erdoğan ve ekibi, 17-25 Aralık sürecinde hepimizin dinlediği tape’lerden sonra yargının bağımsız olduğu bir ülkeyi yönetemez. Aynı şekilde, iktidara bir şekilde tutunmuş hiç kimse, bunca gizli-kapaklı iş çevirdikten sonra tam anlamıyla özgür bir tartışma-denetleme-kovuşturma ortamına geçişi desteklemez, çünkü böyle bir adım kendileri için çok riskli olacaktır. Ancak ülkenin tam bir diktatörlüğe dönüşmesine de razı olmak istemiyorlar, çünkü kendi evlatlarını korkunç bir hızda öğüten bu iktidar mantığının kendilerini de er ya da geç kızağa çekeceğinin, hatta hain ilan edeceğinin farkındalar. Dolayısıyla Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler adına büyük dönüşümler olmayacak. Erdoğan ve ekibi, 2007-2011 arasında yaptığını tekrar etmeyi, yani söylemsel düzeyde demokratikleşmeyi kullanarak birtakım hak ve özgürlüklerin alanını genişletmeyi, bu arada başka temel hakları ortadan kaldırmayı deneyebilir, ama bu stratejinin ikinci defa tutacağını sanmıyorum.

Bu yüzden, siyaset alanının iyice daraldığı bu ortamda, net ve bir programa dayalı çözüm önerileri sunan muhalifler mevzi kazanabilir. 7 Haziran’dan bu yana yaşanan süreçten çıkarılacak bir ders var: AK Parti’ye oy veren kitle içinde olan bitenden çok rahatsız olan, hiç oy vermemeyi tercih edebilecek, ya da muhalefete bir şans tanımak isteyen çok seçmen var, ama böyle bir şansın boşa harcanmayacağından emin olmak istiyorlar. Bunun için muhalefetin sadece iktidarın yanlışlarını anlatması yetmiyor, buna ilaveten iki güvence vermesi gerekiyor: birincisi, alternatif bir siyasi program sunmak, ikincisi, meclis aritmetiğini değiştirebilecek bir hava yakalamak. Bu ne ölçüde yapılabilir, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Okumuşların Şerri

Darbe girişimini püskürten kitleyi, daha doğrusu Türkiye’deki mevcut rejimi heyecanla destekleyen milyonları anlamaya çalışan yazıları sürdürüyorum. Bu kitleyi kahraman ya da koyun sürüsü ilan etmeden de toplumsal ve siyasi analiz yapılabileceğini, hatta Türkiye’nin geleceğinin tam da böyle bir anlama çabasına bağlı olduğunu düşünüyorum. Darbe girişimi esnasında öldürülen güvenlik görevlilerinin cenaze töreninde konuşan imam, bağlamdan tamamen kopuk bir şekilde ‘bilhassa okumuşların şerrinden koru bizi Ya Rabbi’ dedi ve sosyal medyada kıyamet koptu. Bir insan neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı hisseder? Okumanın darbe yapmakla ne alakası var? Erdoğan rejiminin yaygın olarak kullandığı anti-entelektüel söylem de göz önüne alınınca, ‘okumuş’ların bu ülkede huzurlu yaşamasına imkan var mı?

Tam da darbe girişiminin yaraları sarılırken Oya Baydar’ın Yetim Kalacak Küçük Şeyler adlı, kendi deyişiyle ‘an’lar kitabını okuyordum. Kısa ve birbirleriyle dolaylı biçimlerde ilişkili anları yazan Baydar, kitabın ilk elli sayfasında biri genç, biri yaşlı iki ayrı kişiyi benzer sözcüklerle betimliyor: mahçup, utangaç, karşısında ‘efendi’ takımından bir kişiyi görünce bakışlarını yere deviren Anadolu insanı. Daha önce de belirttiğim gibi, yazarın süreklilik arz eden bir hikaye kurmak gibi bir derdi yok; bu kişiler temelinde sosyolojik çıkarımlar yapmak veya genel geçer yargılara ulaşmak gibi bir amaç da göze çarpmıyor. Ancak bakışlarını yere deviren Anadolu insanı betimlemesi, insanı düşündürüyor. Mesela şöyle bir senaryo kurduruyor:

Ya o bakışlarını yere deviren genç adam, sözü geçen anıdan çok sonra doğan çocukları, hatta torunları ile ülkenin bir ucundan başka bir ucuna, mesela büyük bir şehre göç ettiyse? Ya çocuklar ve torunlar bir noktada bakışlarını yere devirmemeye karar verdilerse? Fabrikada ya da sokak çatışmalarında, sandıkta ya da televizyon başında birtakım hayallere kapıldıktan, birtakım kavgalara girip çıktıktan sonra ellerine pek bir şey geçmediğini, toplumsal hiyerarşide yükselemediklerini fark ettilerse? Daha da önemlisi kendilerini toplumun seçkinlerinden ayıranın sadece cebe giren para değil, aynı zamanda nesiller boyu edinilmiş davranış biçimleri, zevkler, yaşam tarzları, konuşma üslubu olduğunu, üstelik okulda alınan eğitimin kimi zaman bu ayrımları kapatsa da özellikle o eğitime erişemeyenler ya da yarım yamalak erişenler için ayrımları daha da derinleştirdiğini anladılarsa? Ne yapsalar başkalarının gözünde biraz köylü, biraz kaba, makul yurttaş tanımına tam uyamamış insanlar olarak kaldılarsa? Dahası, bir noktada heyecanla veya öylesine oy verdikleri, peşinden gittikleri liderler, hareketler, ideolojiler onların temel sorunlarını çözemediyse?

Senaryo bu ya, adamın biri çıkagelip ‘beni takip ederseniz cebinize para girecek, hayatınız kolaylaşacak’ dediyse? Yıllarca onlara kendilerini biraz eksik hissettiren becerilerin, yaşam tarzlarının, zevklerin, üslupların pek de matah şeyler olmadığını, bu becerilerin, tarzların, zevklerin, üslupların peşinde koşanların gereksiz hatta ayıp işlerle uğraştığını, zamanı gelince bu kişilerin toplumda ikinci sınıf konumlara itileceğini, gerçek halkın hak ettiği yere geleceğini söylediyse? O zamana kadar modernlik, ilericilik simgesi sayılan fikirlerin aslında marjinal bir azınlığın dayatması olduğunu iddia ederek çoğunluktan destek istediyse? Toplumsal ayrışmayı ortadan kaldırmasını beklediğimiz ama bir türlü bu beklentiyi tam olarak karşılayamayan eğitimi övmek bir yana, eğitimsizliğinden gurur duyduğunu haykırdıysa? Başını öne eğen adamın çocukları ve torunları artık efendi takımının önünde bakış indirmek bir yana, düşman belledikleri seçkinlere, hatta kendilerinden daha ayrıcalıklı olmadığı halde sadece siyasal ve kültürel farklılıklar yüzünden seçkin zannedilen insanlara dik dik bakmazlar mı?

Birkaç sene önce Peru kırsalının son iki yüzyıldaki dönüşümünü anlatan bir etnografiye değerlendirme yazısı yazmıştım. Etnografide en çok dikkati çeken şey, yerli halkın okumuş seçkinlere duyduğu hayranlık ve güvensizlik arası duyguydu. Halk, tinterillo denen kalem erbabının (ki bunun içine avukatlar, arzuhalciler ve çeşit çeşit bürokrat giriyor), özellikle toprak mülkiyeti söz konusu olduğu zaman yaptığı yolsuzluklardan yılmış, ama bireysel kurtuluşun tek yolunun eğitim olduğu da herkesçe biliniyor. Bu da, bir yandan okul yakacak kadar çıldıran insanların öte yandan çocuklarını okula yazdırmaya çalışmasına yol açıyor. Eğitime ve eğitimliye duyulan bu saygı/nefret ilişkisi de Peru kırsalında onyıllar boyu belirleyici oluyor.

İmamın ‘okumuşların şerri’nden korkusunu da, Türkiye’deki siyasetin fay hatlarını da böyle bir dinamik üzerinden okumak mümkün. Bunu okumamışlığın övgüsünü yapmak için söylemiyorum: gerek Erdoğan gerekse kendi içinden çıktığı zümreden intikam almak isteyen bir kısım zevat, içi boş bir halk/seçkinler ikilemini iyiyle kötünün, demokrasiyle diktatörlüğün mücadelesi gibi okuyarak olmayan ayrımlar yarattı veya var olan ayrımları derinleştirdi. Ne çoğunluğun otomatik olarak haklı olduğundan söz edilebilir ne de Türkiye kadar çok kimlikli bir ülkede net, iki sınıfa indirgenebilecek bir halk/seçkin ayrımından. Ancak toplumun bir kesiminde böyle bir algının var olduğu, üstelik bu algının iktidarı kaybetme korkusunu tetiklediği (burada bahsettiğim iktidar sadece hükümet değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin düzenlenmesi), bu yüzden de ‘öteki’ tarafın güç iddiasıyla ilişkilendirilen neredeyse her türlü simgenin bazen gıptayla, ama çoğu zaman kuşku, korku ve nefretle karşılandığını da tespit etmek önemli. ‘Okumuş’ olmayı darbecilerin şerriyle özdeşleştiren imamın yaptığı şey sadece saçmalamak veya Erdoğan’a yaranmak değil, kendisini bugünün muktedirleriyle özdeşleştiren kitlenin iki korkusunu (darbeyle alaşağı edilmek ve eğitimliler tarafından hor görülmek) aynı anda tetiklemek.

Kendini ‘okumuş’ların karşısında konumlandıran kesimin sorunu, tam da bu ikilemin yapaylığından kaynaklanıyor. Türkiye’de ‘okumuş’lukla itham (!) edilen kesim, 15-16 Temmuz gecesinin aktörü değildi; hatta AK Parti’yi bir arada tutan muhafazakar koalisyonun dağıldığı 17-25 Aralık sürecinden beri ucundan kıyısından seçkinlikle ilişkilendirilmiş gruplar olan biteni kenardan izliyor. Aslında rejimin kavgası, Erdoğan’ın ‘okumuşlar da ne olmuş’ diye aşağıladıklarıyla değil. İktidar kavgası darbe girişimi bağlamında düşünülürse Erdoğancılarla Gülenciler arasında, genel olarak da Erdoğan ve çevresindeki küçük bir klikle eski AK Parti’yi oluşturan bileşenler arasında şekilleniyor. Partiyi kuran ve bu noktaya getiren kişiler ve düşünceler birer birer tasfiye edilirken, okumuşların şerrinden şikayet etmek asıl çelişkiyi gözden kaçırmaya yarıyor.

Okumuşlarla uğraşmanın gözden kaçırttığı daha büyük bir sorun var. Yeni bir şey üretmeden eskiyi yok etmekle övünmek, iktidar isteğinin temelinde yatan ezilmişliği aşmaya çalışan insanlara kalıcı bir zafer hissi sunmuyor. AK Parti’yi destekleyen kesim, kendisini güvenli bir biçimde iktidarda görmek, kendi iktidarının simgelerini ülkenin her yerinde hakim kılmak, kendilerine alternatif oluşturacak her türlü güç unsurunu (ister top-tüfek, ister üniversite eğitimli kişilerin fikirleri olsun) kontrol altına almak istiyor. Ancak iyisiyle kötüsüyle bugüne kadar üretilen ve tüketilen sayısız fikre, tarza, zevke, üsluba ‘milli değil’, ‘yabancı özentisi’, ‘elitist’ vs. diye saldırınca da geriye pek bir şey kalmıyor. Dünyanın en pahalı ve zevksiz sarayına külliye adı verilse de o külliyenin içi dolmuyor, külliyeleri külliye yapan zamanın estetiğine yaklaşılamıyor. Tarihi eserlerin zevksiz restorasyonlarıyla ve 16. yüzyıldan kalma fetih hikayeleriyle avunuluyor, ‘okumuş’ları ezmenin zevki zamanla kendini derin bir boşluk duygusuna bırakıyor. Lacan’cı psikanalizin ulaşılamayan arzu nesnesi objet petit a, ulaşılamazlığıyla rahatsız etmeye devam ediyor.

Elbette bir de işin muhalifler tarafı var. Bu da bir sonraki yazının konusu.